Ahlâk sözü, hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk, insanın ruhundaki "huy" dediğimiz bir meleke, özel bir hal demektir. Böyle bir meleke, ya hayırlı bir semere verir veya hayırsız ve zararlı bir semere verir. Bu bakımdan ahlak özellikleri güzel ve çirkin diye ikiye ayrılır. Şöyle ki: Güzel huylara ve bunların güzel meyve ve neticelerine: "Ahlak-ı Hasene, Ahlak-ı Hamide, Mehasin-i Ahlak, Mekârim-i Ahlak (Güzel Huylar)" adı verilir. Aksine çirkin huylara ve bunların meyvelerine de: "Ahlak-ı Kabiha, Ahlak-ı Zemîme, Mesavi-i Ahlak, Rezail-i Ahlak (Çirkin huylar)" denir. Örnek: Edeb, tevazu, kerem, birer güzel huy eseridir. Sefahat, kibir, cimrilik de birer çirkin huy eseridir.
İşte bütün bu huylardan ve neticelerinden bahseden ilme "Ahlak İlmi" denilmektedir.
2- Ahlak ilmi, nezarî ve amelî ahlak diye iki kısma ayrılır.
Nazarî Ahlak: Ahlak esaslarına ve kanunlarına ait görüşleri ve fikirleri gösterir.
Amelî Ahlak: Ahlakla ilgili görevlerin nelerden ibaret olduğunu bildirir.
İnsanlar, hayatlarındaki uygulama bakımından Nazarî ahlaktan çok, Amelî ahlaka muhtaçtırlar. Biz de bu eserimizde bu amelî ahlak kısmını biraz anlatacağız. Yalnız şunu da belirtelim ki, filozofların birtakımı, ahlak esaslarını lezzete, zevke, maddî menfaate, kalbin duygularına veya görev ve kemal duygusuna dayandırmak istemişlerdir. Oysa ki, bunlardan hiç biri, ahlak için yeterli bir dayanak olamaz. Bunlara dayanan ahlak müesseseleri, insanların bu konudaki ihtiyaçlarını karşılayamaz. Ancak hak bir dine bağlanan ve dayanan, bu yönden İlâhî bir mana taşıyan ahlak müessesesi, insanın manevî ihtiyaçlarını karşılar ve yükselmesine yeterli olur.
İşte, Allah'a hamd olsun, bizler İslam dini sayesinde böyle yüksek bir ahlak müessesesine sahip bulunmaktayız.
29 Haziran 2007
13 Haziran 2007
YERYÜZÜNDE BAŞÖRTÜSÜ ZULMÜ'nün SONA ERMESİ DİLEĞİ İLE
YERYÜZÜNDE BAŞÖRTÜSÜ ZULMÜ'nün SONA ERMESİ DİLEĞİ İLE...
Ve Sizler...
O gün ayetler, sizin omuzlarınızdan söz ediyordu..
Başörtüsünü bir sancak gibi yapan Eliftiniz.
İnce Ceylan derisinde, sülûs yazılarla, süslü ''Nur'' ayetlerinin şavkıydı dalgalanan..
Üç küçük ağaç dallarını size dönüp çiçeğe döndü O gün.
Rüzgar bazen pervaz ediyor, ince beyaz çiçeklerin arasından süzülüp, sizin başörtünüzde duruluyordu...
Ve derken..
Gökte, güneş gelip başınızın üstünde durdu..
Hüznün şerefelerinde mavi ezan çiçekleri açıldı...
Siz.. bir zulmün üzerine yürür gibi yürüdünüz..
Siz.. ayetlerde omuzlarından söz edilenlersiniz
Siz.. yeryüzünün bütün meydanlarında başörtüsünü birer sancak gibi taşıyanlarsınız..
Siz.. iffet ve namus timsalleri...
yeryüzünün zümrüt parıltılarısınız...
Siz.. yeryüzüne sığmayan, iman çağlayanlarısınız..
Ve Sizler BACILARIM..
Başörtüsü için çile çeken, gözyaşı döken bacılarım...
Allah yolunda her türlü tehdide, işkenceye, zulme göğüs geren, dövülen, horlanan..
Sözlerinde, özlerinde gönüllerinde imanın nurunu dalgalandıran..
Allah için, seherlerde kanlı gözyaşları arş-ı alaya dayanmış sizler...!
BACILARIM... SİZLERE SELAM OLSUN!
Ve sizler, öyle kimselersiniz ki;
Allah ve Rasulünü dünyadan ve dünyadakilerden üstün tutanlarsınız...
- Sizler Allah'tan ümit kesmeyenlersiniz..
- Sizler Dertlerini sessiz-beyaz dilekçelerle Allah'a sunanlarsınız..
- Sizler istediklerini yalnız ve yalnız Allah'tan isteyenlersiniz..
Ve sizler..
-Allah'ın mahşerdeki hesabını unutup, size alaylı gözlerle her türlü acımasızlığı yapanların yüzüne;
Şanlı direnişinizi tokat gibi çarpan sümeyyelersiniz..
SİZLERE SELAM OLSUN..
Bakın! duyuyormusunuz..
İşte ecdadın sitemkar sesleri
Şanlı ecdadın mezarlarında kemikleri sızlıyor..
Vatan için, millet için, bayrak için, Kur'an için, başörtüsü için, namus için can vermiş.. Şehit olmuş şanlı ecdad..
Bizler, ümmetin erkekleri boynumuz eğik.. Ama onlar.. onlar medar-ı iftiharlarınız..
Mezarlarında rahat uyumayan yüzbinlerce şehid'in al kanları..
BACIM
İnan ki, senin başörtünde gül bahçesine dönüşmüş..
Onların kanları boşa akmamış..
Onlar gül bahçelerini sulayan; Eyyub El-Ensariler, Ulubatlı Hasanlar, Sütçü imamlar, Akifler..
Ey Sütçü imam.. İki bacımızın yaşmağını aldılar diye maraşı kana buladın..
HEYHAT..!
Gel görki, şimdi senin şuuruna ne kadarda da muhtacız..
Hakkını helal et!
Senin emanetine sahip çıkamadık..
Senin huzurunda duracak yüzümüz yok..
Bacılarımızın, kızlarımızın derdine derman olamadık..
Onlar okumak istiyorlar..
Ama gel görki senin torunlarını başörtülü diye sokmuyorlar okullarına..
O gün fransız, ingiliz yunan dölleri; Bayrağa, başörtüsüne, namusa el uzatıyordu..
Bugün adı müslüman olan, Mehmetler, Ayşeler maalesef birer başörtüsü celladı kesilmişler..
Başörtüsünü düşman bellemişler..
BACIMIN İFFETİ BATMAKTA REZİLİN GÖZÜNE..
ACIRIM TÜKRÜĞE BİLLAHİ ! TÜKÜRSEM YÜZÜNE
diyor merhum Akif
Reziller görevlerini yapıyorlar..
Peki ya bizler? Adı müslüman olan bizler..
Lafı gelince mangalda kül bırakmayan bizler, üzerimize sanki ölü toprağı serpilmiş..
Evlerimizdeki rahat koltuklarımızdan onların gözyaşlarını izliyoruz.
utanmadan.. utanmadan..
Ve SEN okula alınmayan, gözyaşları arş-ı alayı titreten BACIM.. BAKAMIYORUM YÜZÜNE.. UTANIYORUM..
Sana karşı vazifemi yapamadım.. Beni affet..
Biliyorum.. O her şeyin hesabının hakkıyla sorulduğu yerde, yakama yapışacaksın..
sana diyecek sözüm yok.. Tükür.. Tükür yüzüme.. bacım..
Tükür.. Tükür..
Benim şahsımda adı erkek diye geçinenlerin hepsinin yüzüne tükür..!
AH BACIM..
Senin gözyaşlarını görecek gözlerimizin önünde, şimdi neler var neler..
Paralar.. altınlar.. evler.. dünyalıklar..
Senin yaşadıklarını hissedecek yüreğimizde öyle bir pas varki, kapkara..
Kalplerimiz ise taş kesilmiş.. kaskatı olmuş..
Ah BACIM ah..
Sen yinede üzülme..
Hergün beraber olduğun insanlar, hemde adı müslüman olan bunca insan,
annen, baban, kardeşlerin, bizler, kısacası hepimiz..
Bu kayıtsız hali, lakayıt hali, seni düşündürmesin.. ağlatmasın..
Bizler vazifemizi yapamasakta sen yine de üzülme..!
Ümitvar ol..
BACIM..
Unutma! tez geçer zulmün ezası. Sabretmeyi bileceksin tamam mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Çevirmez ahını Allah öksüzün Pek basittir, devrilmesi köksüzün Her kim olsa haksızlığı haksızın Suratına çalacaksın tamam mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Yolunuz her zaman Allah yoludur! Bu öyle bir çileki, kökü şehid kanıdır! Hak haklının en mukaddes malıdır. Vermezlerse alacaksın tamam mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Yalana hayır, bu gerçeğe evet Mücadeleden yılma, kalsanda tek fert Birde ötesi var, buranın elbet, Nasıl olsa güleceksin... güleceksin... Güleceksin tamam mı? * * * * * * * * * * * * * * * * * * * ALLAHIM, Bizlere yüzümüz ağırtan böyle nesiller verdiğin için sana şükürler olsun..
ALLAHIM, Ayakları senin davanda sabit olan bu güzide evlatları, bütün ümmeti muhammede ibret eyle, rehber eyle..
ALLAHIM, Bütün bu yapılanlar, ümmetin dağınıklığından.. En kısa zamanda bütün müslümanlara, birbirini sevmeyi, birbirleriyle kardeş olmayı ve birleşme şuurunu nasip eyle..
ALLAHIM sen Mevlamızsın.. Bizleri bağışla.. bizleri şuurlandır.. gözlerimizi aç.. kalplerimizi yumuşat.. ayaklarımızı kaydırma.. davamızda zafer nasip eyle..
AMİN... AMİN... AMİN * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Ve Sizler...
O gün ayetler, sizin omuzlarınızdan söz ediyordu..
Başörtüsünü bir sancak gibi yapan Eliftiniz.
İnce Ceylan derisinde, sülûs yazılarla, süslü ''Nur'' ayetlerinin şavkıydı dalgalanan..
Üç küçük ağaç dallarını size dönüp çiçeğe döndü O gün.
Rüzgar bazen pervaz ediyor, ince beyaz çiçeklerin arasından süzülüp, sizin başörtünüzde duruluyordu...
Ve derken..
Gökte, güneş gelip başınızın üstünde durdu..
Hüznün şerefelerinde mavi ezan çiçekleri açıldı...
Siz.. bir zulmün üzerine yürür gibi yürüdünüz..
Siz.. ayetlerde omuzlarından söz edilenlersiniz
Siz.. yeryüzünün bütün meydanlarında başörtüsünü birer sancak gibi taşıyanlarsınız..
Siz.. iffet ve namus timsalleri...
yeryüzünün zümrüt parıltılarısınız...
Siz.. yeryüzüne sığmayan, iman çağlayanlarısınız..
Ve Sizler BACILARIM..
Başörtüsü için çile çeken, gözyaşı döken bacılarım...
Allah yolunda her türlü tehdide, işkenceye, zulme göğüs geren, dövülen, horlanan..
Sözlerinde, özlerinde gönüllerinde imanın nurunu dalgalandıran..
Allah için, seherlerde kanlı gözyaşları arş-ı alaya dayanmış sizler...!
BACILARIM... SİZLERE SELAM OLSUN!
Ve sizler, öyle kimselersiniz ki;
Allah ve Rasulünü dünyadan ve dünyadakilerden üstün tutanlarsınız...
- Sizler Allah'tan ümit kesmeyenlersiniz..
- Sizler Dertlerini sessiz-beyaz dilekçelerle Allah'a sunanlarsınız..
- Sizler istediklerini yalnız ve yalnız Allah'tan isteyenlersiniz..
Ve sizler..
-Allah'ın mahşerdeki hesabını unutup, size alaylı gözlerle her türlü acımasızlığı yapanların yüzüne;
Şanlı direnişinizi tokat gibi çarpan sümeyyelersiniz..
SİZLERE SELAM OLSUN..
Bakın! duyuyormusunuz..
İşte ecdadın sitemkar sesleri
Şanlı ecdadın mezarlarında kemikleri sızlıyor..
Vatan için, millet için, bayrak için, Kur'an için, başörtüsü için, namus için can vermiş.. Şehit olmuş şanlı ecdad..
Bizler, ümmetin erkekleri boynumuz eğik.. Ama onlar.. onlar medar-ı iftiharlarınız..
Mezarlarında rahat uyumayan yüzbinlerce şehid'in al kanları..
BACIM
İnan ki, senin başörtünde gül bahçesine dönüşmüş..
Onların kanları boşa akmamış..
Onlar gül bahçelerini sulayan; Eyyub El-Ensariler, Ulubatlı Hasanlar, Sütçü imamlar, Akifler..
Ey Sütçü imam.. İki bacımızın yaşmağını aldılar diye maraşı kana buladın..
HEYHAT..!
Gel görki, şimdi senin şuuruna ne kadarda da muhtacız..
Hakkını helal et!
Senin emanetine sahip çıkamadık..
Senin huzurunda duracak yüzümüz yok..
Bacılarımızın, kızlarımızın derdine derman olamadık..
Onlar okumak istiyorlar..
Ama gel görki senin torunlarını başörtülü diye sokmuyorlar okullarına..
O gün fransız, ingiliz yunan dölleri; Bayrağa, başörtüsüne, namusa el uzatıyordu..
Bugün adı müslüman olan, Mehmetler, Ayşeler maalesef birer başörtüsü celladı kesilmişler..
Başörtüsünü düşman bellemişler..
BACIMIN İFFETİ BATMAKTA REZİLİN GÖZÜNE..
ACIRIM TÜKRÜĞE BİLLAHİ ! TÜKÜRSEM YÜZÜNE
diyor merhum Akif
Reziller görevlerini yapıyorlar..
Peki ya bizler? Adı müslüman olan bizler..
Lafı gelince mangalda kül bırakmayan bizler, üzerimize sanki ölü toprağı serpilmiş..
Evlerimizdeki rahat koltuklarımızdan onların gözyaşlarını izliyoruz.
utanmadan.. utanmadan..
Ve SEN okula alınmayan, gözyaşları arş-ı alayı titreten BACIM.. BAKAMIYORUM YÜZÜNE.. UTANIYORUM..
Sana karşı vazifemi yapamadım.. Beni affet..
Biliyorum.. O her şeyin hesabının hakkıyla sorulduğu yerde, yakama yapışacaksın..
sana diyecek sözüm yok.. Tükür.. Tükür yüzüme.. bacım..
Tükür.. Tükür..
Benim şahsımda adı erkek diye geçinenlerin hepsinin yüzüne tükür..!
AH BACIM..
Senin gözyaşlarını görecek gözlerimizin önünde, şimdi neler var neler..
Paralar.. altınlar.. evler.. dünyalıklar..
Senin yaşadıklarını hissedecek yüreğimizde öyle bir pas varki, kapkara..
Kalplerimiz ise taş kesilmiş.. kaskatı olmuş..
Ah BACIM ah..
Sen yinede üzülme..
Hergün beraber olduğun insanlar, hemde adı müslüman olan bunca insan,
annen, baban, kardeşlerin, bizler, kısacası hepimiz..
Bu kayıtsız hali, lakayıt hali, seni düşündürmesin.. ağlatmasın..
Bizler vazifemizi yapamasakta sen yine de üzülme..!
Ümitvar ol..
BACIM..
Unutma! tez geçer zulmün ezası. Sabretmeyi bileceksin tamam mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Çevirmez ahını Allah öksüzün Pek basittir, devrilmesi köksüzün Her kim olsa haksızlığı haksızın Suratına çalacaksın tamam mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Yolunuz her zaman Allah yoludur! Bu öyle bir çileki, kökü şehid kanıdır! Hak haklının en mukaddes malıdır. Vermezlerse alacaksın tamam mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Yalana hayır, bu gerçeğe evet Mücadeleden yılma, kalsanda tek fert Birde ötesi var, buranın elbet, Nasıl olsa güleceksin... güleceksin... Güleceksin tamam mı? * * * * * * * * * * * * * * * * * * * ALLAHIM, Bizlere yüzümüz ağırtan böyle nesiller verdiğin için sana şükürler olsun..
ALLAHIM, Ayakları senin davanda sabit olan bu güzide evlatları, bütün ümmeti muhammede ibret eyle, rehber eyle..
ALLAHIM, Bütün bu yapılanlar, ümmetin dağınıklığından.. En kısa zamanda bütün müslümanlara, birbirini sevmeyi, birbirleriyle kardeş olmayı ve birleşme şuurunu nasip eyle..
ALLAHIM sen Mevlamızsın.. Bizleri bağışla.. bizleri şuurlandır.. gözlerimizi aç.. kalplerimizi yumuşat.. ayaklarımızı kaydırma.. davamızda zafer nasip eyle..
AMİN... AMİN... AMİN * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Risâle-i Nur´u okuma ve anlama teknikleri
Kim bilir kaç yıldır Risâle-i Nur okuyorsunuz. Belki çeyrek asır oldu bu iman hakîkatleri hazinesiyle tanışalı, belki de yarım asır. Belki birkaç yıldır muhatapsınız ona, belki de bir ömür vakfettiniz. Bugüne değin bıkmadan, usanmadan okudunuz; bu nur çeşmesinden kana kana içtiniz. Kim bilir kaç gece sabahlara kadar okuyup, beyninizi çatlatırcasına düşündünüz, anlamaya çalıştınız. Nice derslere katıldınız, nice programlar yaptınız. Hep daha çok okumak, daha çok istifade etmek, daha çok anlamak için çırpındınız.
Yıllarınızı bu uğurda harcadığınız için nice yeni tanıyan kimsenin, okuyup anlamaya yönelik sorularıyla karşılaştınız. Belki kaç kez, „Anlayamıyorum, bunların sadeleştirilmişi yok mu?“ şikâyetlerine şahit oldunuz. Belki de ilk okuduğunuz yıllarda siz de benzer sıkıntıları yaşadınız, siz de dilinin ağır olduğundan yakındınız. Ama size, „Bunlar orijinal hâliyle okunur, sadeleştirilemez“ gerçeği anlatıldı hep. Bir bir gerekçeleri de sıralandı, haklı olarak. Ve siz ikna oldunuz, nicelerini de ikna ettiniz.Belki de Risâle-i Nur’u henüz tanıdınız. Yeni okuyorsunuz. Kim bilir bugüne kadar okul kitaplarının dışında herhangi bir eserle aranız iyi olmadı. Ama, dünya ve ahiret hayatını ışıklandıracak, ufkunuzu aydınlatacak, sizi iman ve İslâm’ın sonsuz güzellikleriyle mutlu edecek iman derslerinin ne kadar lüzumlu olduğunu geç de olsa anladınız. Çölde suya hasret kalan, bir kimsenin özlemiyle sarıldınız. Geçen yılların acısını çıkarmak, hiç değilse bundan sonraki zamanınızı değerlendirerek doyasıya okumak ve anlamak istiyorsunuz.
Ve soruyorsunuz: „Hangisinden başlasam? Günde kaç sayfa okusam? Tam istifade edebilmek için nasıl bir metod izlesem? Acaba hakkıyla anlayabilmek için hangi yollardan geçsem?“Haklısınız. Geçen yıllar geçmiştir. Hiç değilse bugünü ve—varsa ömrünüz—geleceği kurtarmalısınız. Ecel ne zaman gelecek, bize verilen süre ne kadardır, bilmiyoruz. Ömrümüzü ebedîleştirecek iman ve İslâm hakîkatlerini hiç değilse bundan sonra iyi okumak, iyi anlamak ve hayatınıza rehber yapmak istiyorsunuz.
Ya da gözünüzü açtığınız ortam hep nurların okunup yaşandığı bir evdi. Küçükken kulağınıza hep buram buram iman kokan vecizeler söylendi. Hatta siz bunları ezberlediniz. Daha alfabeyi öğrenmeden imanî cümleler ezberleyip, büyüklerinizin takdir dolu bakışları üzerinizdeyken okudunuz. Alkışlandınız, ödüllendirildiniz. Minik ayaklarınız oyun sahalarından önce dersanenin yolunu öğrendi. Okunanlardan birşey anlasanız da, anlamasanız da, „Baba beni de götür“ diye yalvardınız her akşam. Herkes sizi sevdi, görenler başınızı okşadı. Lâf olsun diye gitmediniz. Küçük hizmetler de yaptınız. Çay tabağı ve şeker dağıttınız. Gelenlere kapıyı açtınız.
Ama sanki asırlar geçmiş gibi şimdi. Zamanla o nuranî iklimden koptunuz. Yazık ki, „Biliyorum“ havasına kapıldığınız için sonraki gelişmelerden hep mahrum kaldınız. Evinizde kırmızı kaplı kitaplar hep baş köşeyi süsledi. Ama bir türlü içine girip, uçsuz bucaksız iman ve ilim hazinesinden yararlanamadınız. Ama bir gün içinizdeki küllenen korlar alevlendi. Bir nesim-i nevbahar esti, külleri savurdu ve içinizdeki okuyup öğrenme ateşi tekrar tutuştu. „Hiç değilse bundan sonra“ diye düşündünüz. Öyle ya, zararın neresinden dönülse kâr değil mi? Hatayı anlayıp, düzeltmeye çalışmak en büyük erdem değil mi?İyi ama, altıbin sayfalık bir ilim hazinesi olan Risâle-i Nur, kuşatılamaz bir bahr-i umman gibi karşınızda duruyor. Belki içine girmeye cesaret edemiyorsunuz. Nasıl başlasam, hangi yolu izlesem, ne kadar zamanımı ayırsam diye tereddütler kemiriyor beyninizi. Evet, ister Nurları yeni tanıyın, ister ömrünüzü vakfedin, Risâle-i Nur’u okumak ve anlamak önemli bir hedefiniz. Madem beşiktan mezara kadar ilim öğrenmekle görevliyiz, elbette ebedî menzilimize gidinceye kadar okuyup anlamanın kara sevdalısı olacaksınız.
İşte her hâlükârda, „Risâle-i Nur’u okuma ve anlama teknikleri“ konusuna ihtiyacımız var. Her zaman bir hedef, bir ideal, bir yöntem peşinde olmalıyız.Çünkü, hedefsiz ve yöntemsiz bir şekilde ne kadar zaman ayırsanız, ne kadar çaba sarf etseniz, bir yerde sonuçsuz kalmaya mahkûmsunuz. Nurları okumayı ve anlamayı başarmak, sistemli bir plân çerçevesinde, sürekli ve şevkli çalışmaya bağlı. Yarın „Risâle-i Nur’u okumak ve anlamaktan“ neyi kast ettiğimizi işleyelim.
Kim bilir kaç yıldır Risâle-i Nur okuyorsunuz. Belki çeyrek asır oldu bu iman hakîkatleri hazinesiyle tanışalı, belki de yarım asır. Belki birkaç yıldır muhatapsınız ona, belki de bir ömür vakfettiniz. Bugüne değin bıkmadan, usanmadan okudunuz; bu nur çeşmesinden kana kana içtiniz. Kim bilir kaç gece sabahlara kadar okuyup, beyninizi çatlatırcasına düşündünüz, anlamaya çalıştınız. Nice derslere katıldınız, nice programlar yaptınız. Hep daha çok okumak, daha çok istifade etmek, daha çok anlamak için çırpındınız.
Yıllarınızı bu uğurda harcadığınız için nice yeni tanıyan kimsenin, okuyup anlamaya yönelik sorularıyla karşılaştınız. Belki kaç kez, „Anlayamıyorum, bunların sadeleştirilmişi yok mu?“ şikâyetlerine şahit oldunuz. Belki de ilk okuduğunuz yıllarda siz de benzer sıkıntıları yaşadınız, siz de dilinin ağır olduğundan yakındınız. Ama size, „Bunlar orijinal hâliyle okunur, sadeleştirilemez“ gerçeği anlatıldı hep. Bir bir gerekçeleri de sıralandı, haklı olarak. Ve siz ikna oldunuz, nicelerini de ikna ettiniz.Belki de Risâle-i Nur’u henüz tanıdınız. Yeni okuyorsunuz. Kim bilir bugüne kadar okul kitaplarının dışında herhangi bir eserle aranız iyi olmadı. Ama, dünya ve ahiret hayatını ışıklandıracak, ufkunuzu aydınlatacak, sizi iman ve İslâm’ın sonsuz güzellikleriyle mutlu edecek iman derslerinin ne kadar lüzumlu olduğunu geç de olsa anladınız. Çölde suya hasret kalan, bir kimsenin özlemiyle sarıldınız. Geçen yılların acısını çıkarmak, hiç değilse bundan sonraki zamanınızı değerlendirerek doyasıya okumak ve anlamak istiyorsunuz.
Ve soruyorsunuz: „Hangisinden başlasam? Günde kaç sayfa okusam? Tam istifade edebilmek için nasıl bir metod izlesem? Acaba hakkıyla anlayabilmek için hangi yollardan geçsem?“Haklısınız. Geçen yıllar geçmiştir. Hiç değilse bugünü ve—varsa ömrünüz—geleceği kurtarmalısınız. Ecel ne zaman gelecek, bize verilen süre ne kadardır, bilmiyoruz. Ömrümüzü ebedîleştirecek iman ve İslâm hakîkatlerini hiç değilse bundan sonra iyi okumak, iyi anlamak ve hayatınıza rehber yapmak istiyorsunuz.
Ya da gözünüzü açtığınız ortam hep nurların okunup yaşandığı bir evdi. Küçükken kulağınıza hep buram buram iman kokan vecizeler söylendi. Hatta siz bunları ezberlediniz. Daha alfabeyi öğrenmeden imanî cümleler ezberleyip, büyüklerinizin takdir dolu bakışları üzerinizdeyken okudunuz. Alkışlandınız, ödüllendirildiniz. Minik ayaklarınız oyun sahalarından önce dersanenin yolunu öğrendi. Okunanlardan birşey anlasanız da, anlamasanız da, „Baba beni de götür“ diye yalvardınız her akşam. Herkes sizi sevdi, görenler başınızı okşadı. Lâf olsun diye gitmediniz. Küçük hizmetler de yaptınız. Çay tabağı ve şeker dağıttınız. Gelenlere kapıyı açtınız.
Ama sanki asırlar geçmiş gibi şimdi. Zamanla o nuranî iklimden koptunuz. Yazık ki, „Biliyorum“ havasına kapıldığınız için sonraki gelişmelerden hep mahrum kaldınız. Evinizde kırmızı kaplı kitaplar hep baş köşeyi süsledi. Ama bir türlü içine girip, uçsuz bucaksız iman ve ilim hazinesinden yararlanamadınız. Ama bir gün içinizdeki küllenen korlar alevlendi. Bir nesim-i nevbahar esti, külleri savurdu ve içinizdeki okuyup öğrenme ateşi tekrar tutuştu. „Hiç değilse bundan sonra“ diye düşündünüz. Öyle ya, zararın neresinden dönülse kâr değil mi? Hatayı anlayıp, düzeltmeye çalışmak en büyük erdem değil mi?İyi ama, altıbin sayfalık bir ilim hazinesi olan Risâle-i Nur, kuşatılamaz bir bahr-i umman gibi karşınızda duruyor. Belki içine girmeye cesaret edemiyorsunuz. Nasıl başlasam, hangi yolu izlesem, ne kadar zamanımı ayırsam diye tereddütler kemiriyor beyninizi. Evet, ister Nurları yeni tanıyın, ister ömrünüzü vakfedin, Risâle-i Nur’u okumak ve anlamak önemli bir hedefiniz. Madem beşiktan mezara kadar ilim öğrenmekle görevliyiz, elbette ebedî menzilimize gidinceye kadar okuyup anlamanın kara sevdalısı olacaksınız.
İşte her hâlükârda, „Risâle-i Nur’u okuma ve anlama teknikleri“ konusuna ihtiyacımız var. Her zaman bir hedef, bir ideal, bir yöntem peşinde olmalıyız.Çünkü, hedefsiz ve yöntemsiz bir şekilde ne kadar zaman ayırsanız, ne kadar çaba sarf etseniz, bir yerde sonuçsuz kalmaya mahkûmsunuz. Nurları okumayı ve anlamayı başarmak, sistemli bir plân çerçevesinde, sürekli ve şevkli çalışmaya bağlı. Yarın „Risâle-i Nur’u okumak ve anlamaktan“ neyi kast ettiğimizi işleyelim.
26 Mayıs 2007
NİÇİN MİLLİ GÖRÜŞ?
İnsan (Ünsiyet sahibi varlık demek; yani yalnız, sevgisiz, ilgisiz, inançsız, vatansız, devletsiz yaşayamaz.)
Devlet (İnsanlar huzur ve güvenlik içinde yaşayabilmek için bir manevi otoriteye ihtiyaç duymuşlar, adına da devlet demişler.)
Siyaset ve Yönetim sistemleri (HÜTS – KÜTS),
Yönetim sistemlerinin öncüleri:
- HÜTS’ün öncüleri Peygamberler
- KÜTS’ün öncüleri Nemrutlar, Firavunlar, Karunlar
Siyasi parti (Demokrasilerde ülkeyi programlarına göre idare etmek için iktidara talip olan kadrolardır.)
Saadet Partisi HÜT, MG’çü bir parti.
Nedir Milli Görüş?
a) Özdeyişler (1969 N.E. Konya/1984 M. Aksoy/ 2002 B. Arınç/2006 Refah Gerçeği 4.Cilt Son Bölüm)
b) Tarihçe
• Bir İmparatorluğu çadırdan yola çıkar kurarsınız, ama imparatorluklar saraylardan yıkılır.
• İslam devlettir, siyasettir. (Osmanlı / Mustafa Kemal’in 07 Şubat 1923 Balıkesir Zagnos Paşa Konuşması)
• 24.07.1923 Lozan Anlaşmasının mahiyeti
• 1924 T.C. Anayasasının ikinci maddesi (Devletin dini İslam’dır)
• Devrimler ve 1924 Anayasasından 1928 yılında Devletin dini İslam’dır ibaresinin çıkarılması.
• 1928’de İmam Hatip’ler ve İlahiyat Fakültelerinin kapatılması.
• 1929 – 1949 Baskı Dönemi (Şeflik Dönemi)
• 1950 Yeter Söz Milletindir! Sloganıyla Demokrat Parti’nin iktidara gelişi. (Camiler – Kur’an Kursları)
• 1960 27 Mayıs İhtilali ve 1961 Anayasası
• 1962 – 1969 Batı taklitçisi iktidarlarının denenme dönemi. “Okullarda kavga, fabrikalarda tahribat)
• 1969 seçimleri ve MNP
• 1973 seçimleri ve MSP (Milli Görüş hizmetlerinde 1. Dönem)
• 1994 Refah Partisi Yerel Yönetim İktidarı
• 1996 Refah-Yol iktidarı (Milli Görüş hizmetlerinde 2. Dönem)
• 1998 Fazilet Partisi Dönemi (Kaos Dönemi)
• 2001 Saadet Partisi Dönemi
Nedir Milli Görüş’ün hedefleri?
1- Önce ahlak ve maneviyat (CG / MG / ING)
2- Devlet – Millet kaynaşması
3- İç barış
4- Herkese refah
5- Rant ekonomisi değil üretim ekonomisi (TV’lerde ekonomik programlar 70 milyonun yarım milyonu için. Nerede geri kalan?)
6- Milli, güçlü, süratli, yaygın kalkınma ( İşsize yaşadığı yerde iş. Göçü önleme)
7- Ağır sanayi, elektronik sanayi (Yüksek istihdam)
8- Milli harp sanayi (Dışa bağımlılıktan kurtuluş)
9- İhracat seferberliği (İthalatın üstünde bir rakam)
10- Şahsiyetli dış politika / Bağımsızlık (AB – Süt / Tavuk)
11- İslam Birliği
12- BOP’a karşı D-8
İşte bu sayede;
Yaşanabilir Bir Türkiye
Yeniden Büyük Türkiye
Yeni Bir Dünya!!
Devlet (İnsanlar huzur ve güvenlik içinde yaşayabilmek için bir manevi otoriteye ihtiyaç duymuşlar, adına da devlet demişler.)
Siyaset ve Yönetim sistemleri (HÜTS – KÜTS),
Yönetim sistemlerinin öncüleri:
- HÜTS’ün öncüleri Peygamberler
- KÜTS’ün öncüleri Nemrutlar, Firavunlar, Karunlar
Siyasi parti (Demokrasilerde ülkeyi programlarına göre idare etmek için iktidara talip olan kadrolardır.)
Saadet Partisi HÜT, MG’çü bir parti.
Nedir Milli Görüş?
a) Özdeyişler (1969 N.E. Konya/1984 M. Aksoy/ 2002 B. Arınç/2006 Refah Gerçeği 4.Cilt Son Bölüm)
b) Tarihçe
• Bir İmparatorluğu çadırdan yola çıkar kurarsınız, ama imparatorluklar saraylardan yıkılır.
• İslam devlettir, siyasettir. (Osmanlı / Mustafa Kemal’in 07 Şubat 1923 Balıkesir Zagnos Paşa Konuşması)
• 24.07.1923 Lozan Anlaşmasının mahiyeti
• 1924 T.C. Anayasasının ikinci maddesi (Devletin dini İslam’dır)
• Devrimler ve 1924 Anayasasından 1928 yılında Devletin dini İslam’dır ibaresinin çıkarılması.
• 1928’de İmam Hatip’ler ve İlahiyat Fakültelerinin kapatılması.
• 1929 – 1949 Baskı Dönemi (Şeflik Dönemi)
• 1950 Yeter Söz Milletindir! Sloganıyla Demokrat Parti’nin iktidara gelişi. (Camiler – Kur’an Kursları)
• 1960 27 Mayıs İhtilali ve 1961 Anayasası
• 1962 – 1969 Batı taklitçisi iktidarlarının denenme dönemi. “Okullarda kavga, fabrikalarda tahribat)
• 1969 seçimleri ve MNP
• 1973 seçimleri ve MSP (Milli Görüş hizmetlerinde 1. Dönem)
• 1994 Refah Partisi Yerel Yönetim İktidarı
• 1996 Refah-Yol iktidarı (Milli Görüş hizmetlerinde 2. Dönem)
• 1998 Fazilet Partisi Dönemi (Kaos Dönemi)
• 2001 Saadet Partisi Dönemi
Nedir Milli Görüş’ün hedefleri?
1- Önce ahlak ve maneviyat (CG / MG / ING)
2- Devlet – Millet kaynaşması
3- İç barış
4- Herkese refah
5- Rant ekonomisi değil üretim ekonomisi (TV’lerde ekonomik programlar 70 milyonun yarım milyonu için. Nerede geri kalan?)
6- Milli, güçlü, süratli, yaygın kalkınma ( İşsize yaşadığı yerde iş. Göçü önleme)
7- Ağır sanayi, elektronik sanayi (Yüksek istihdam)
8- Milli harp sanayi (Dışa bağımlılıktan kurtuluş)
9- İhracat seferberliği (İthalatın üstünde bir rakam)
10- Şahsiyetli dış politika / Bağımsızlık (AB – Süt / Tavuk)
11- İslam Birliği
12- BOP’a karşı D-8
İşte bu sayede;
Yaşanabilir Bir Türkiye
Yeniden Büyük Türkiye
Yeni Bir Dünya!!
6 Mayıs 2007
KENDİ ELİNİZLE KENDİNİZİ TEHLİKEYE ATMAYINIZ
"Allah indinde insanların en
hayırlısı, malıyla - canıyla din için
cihad edendir. Dini yaymak için
sabah ve akşam birkaç adım yol
yürümek, dünya ve dünyanın
içindekinden hayırlıdır..."
CİHAD etmeyenin izzeti olmayacağını beyan bu-
yuran Resûl-i Ekrem Hazretleri, bir Hadis-i Şeriflerin-
de, Cihad'ın dört çeşit olduğunu, bunlardan birinci-
sinin de (Emr-i bil-ma'ruf) yani, İslâmı nefsinde yaşa-
mak ve muhitinde yaşatmak faaliyetinden ibaret bu-
lunduğunu beyan buyurmuş. Bu suretle de günümü-
zün Cihad şeklini haber vermişlerdir.
Ashab-ı Kiram sormuşlar
"- Yâ Resulallah, insanlar içinde en hayırlısı kimdir?"
Resul-i Ekrem Hazretleri cevap vermişler
"- Allah indinde insanların en hayırlısı, malıy-
la - canıyla din için cihad edendir... Dinini yaymak
için sabah ve akşam birkaç adım yol yürümek, dün-
ya ve dünyanın içindekinden hayırlıdır... Allah için
ayakları tozlananların cesedlerini Cenâb-ı Hak Ce-
hennemine haram kılmıştır. "
Bundandır ki, İslâm Tarihine baktığımızda he-
nüz askerlik çağına gelmemiş gençlerle, Cihad fariza-
sı kendisinden sakıt olmuş (kalkmış) ak sakallı ihtiyar-
ların Cihad meydanlarından bir an olsun geri kalmadıkları-
nı, malları, canları pahasına da olsa İslâm'ı yaymak
için Tarihin Şeref Levhaları'na geçen müstesna kah-
ramanlıklar gösterdiklerini hayranlıkla müşahede et-
mekteyiz.
" -Nefsinde Cihad etme niyeti taşımadan ölen, ni-
fakın bir çeşidi (ikiyüzlülük) üzerine ölmüştür."
meâlindeki Hadîs-i Şerif mükellefiyetimizi bâriz (açık)
şekilde hatırlatmasına rağmen; günümüzün bazı Müslümanları,
bu Cihad mükellefiyetini yerine getirmiyor, şahsî
menfaatlarından gayrı hiçbir milli ve dini dâvâya
alâka göstermiyorlar. Onların bu neme-lâzımcılıkları,
vurdum duymazlıkları Mücahid Müslümanlar tarafından başları-
na kakılıyor, mecbur oldukları Cihad mükellefiyetle-
ri hatırlatılarak mallarıyla, canlarıyla Cihad'a çağ-
rılıyorlar. Bu teklife karşı onlar da
"- Ne yapalım, bu şekilde uğraşmanın şöyle şöy-
le tehlikeleri var, göz göre göre kendimizi hu tehlike-
lere atmak istemiyoruz. Hem Âyet-i Kerîmede (Ken-
di kendinizi tehlikeye atmayınız." buyrulmuştur,di-
yerek kendi gaflet ve alâkasızlıklarını Âyet-i Kerîme-
ye isnad ettirip neme-lâzımcılıklarını, dinî mevzulara
karşı alâkasızlıklarını meşrû göstermek istiyorlar.
Aslında "-Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız."
mânâsında Bakara Sûresinde bir Âyet-i Kerime var-
dır. Ancak bu âyetin (Cihad esnasında uğranılması
muhtemel tehlikeye kendinizi atmayınız) mânâsında
olduğu doğru değildir. Tam aksine Âyet-i Kerime, din
yolunda Cihad'ı bırakmayı kendi kendini tehlikeye
atmak olarak vasıflandırmaktadır.
İsterseniz bir çok kimselerin aksine mânâlandır-
dıkları bu Ayet-i Kerime'nin nazil olmasına (indirilişine)
sebep olan hâdiseyi hepimizin çok iyi tanıdığı, .Ashab-ı
Kiram'ın ileri gelenlerinden Ebu Eyyub el-Ensari Hazretlerin-
den dinleyelim.
Hazret-i Halid'in de içinde bulunduğu İslâm'ın Ci-
had Ordusu İstanbul surlarını çevirdiği sırada mey-
dana gelen bir hâdise, Âyetin mânâsını sarahate ka-
vuşturmaktadır. (açıklamaktadır.)
İslâm Ordusunda bulunan İmran ve Eslem, olayı şöyle
anlatıyorlar, " -Biz Rum şehrinde (İstanbul) idik,
büyük bir ordu ile karşımıza çıkan Rumlar sayı
çoklukları ile bizi korkutmak istediler. Biz de onlar
kadar bir askerle karşılarına çıktık. Bu sırada
Müslümanların biri tek başına atını tekmeleyerek
düşman sürüsü içine daldı ve elindeki kılıncını sağa
sola sallayarak tek başına Cihad'a başladı.
Hâdiseyi gören Müslümanlardan bazıları "-Sübhanellah,
kendi kendini tehlikeye atıyor." dediler.
Bu sözleri işiten, evinde Resûlüllah'ı misafir etmiş
olan Ebu Eyyub Ensari;
- Ey nas! (İnsanlar) Siz bu Âyeti böyle mi anlıyorsunuz?
Halbuki, Âyet-i Kerime biz Medineliler hakkında na-
zil olmuştur.(indirilmiştir) ," diyerek şu açıklamayı yaptı
" - İslâmın ilk günlerinde gece ve gündüzümüzü
dine hizmet etmekle geçiriyor, şahsî işlerimizle uğra-
şacak vakit bulamıyorduk. Bu yüzden elimizdeki mad-
dî imkânlarımızın çoğunu kaybettik. Sonraları .Allah
Celle ve âlâ bizleri muzaffer kıldı da Müslümanların
ve İslâm için hayatını vakfedenlerin sayıları çoğaldı.
Biz de aramızda gizlice konuşarak artık hizmete
bir müddet ara vermeyi, daha evvel kaybettiklerimi-
zi kazanmayı düşündük. Hattâ bu kararımızı da tat-
bik sahasına koyarak şahsî işlerimizle meşgul olma-
ya başladık.
İşte bu sırada Âyet-i Kerime gelerek bizim Cihad'ı
bırakıp şahsî işlerimize dalışımızı kendi kendimizi
tehlikeye atmamız olarak vasıflandırdı da, Allahu
Azimüşşan, İslâma hizmet Cihadını bırakarak ".. ken-
di kendinizi tehlikeye atmaymız." buyurdu."
Bu hâdiseyi anlatan Hazret-i Eslem diyor ki;
"- Bu sebeple İstanbul surları dibinde şehid olun-
caya kadar Cihad'dan vazgeçmeyen Ebu Eyyub
- Sen ihtiyar oldun, biraz istirahat et. Diyenle-
re karşı kaşlarını çatarak
- Yâni Cihad'ı bırakayım da kendimi tehlikeye mi
atayım?" diye cevap verdi.
İşte bizim tehlikesinden korktuğumuz, Cihad bı-
rakmamıza delil olarak gösterdiğimiz Âyet-i Kerîme-
nin nazil oluşunu Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri böy-
le anlatıyor ve son nefesini Cihad meydanlarında ver-
me iştiyakına aynı Âyet-i Kerimeyi delil olarak gös-
teriyor. . .
Ahmed ŞAHİN
hayırlısı, malıyla - canıyla din için
cihad edendir. Dini yaymak için
sabah ve akşam birkaç adım yol
yürümek, dünya ve dünyanın
içindekinden hayırlıdır..."
CİHAD etmeyenin izzeti olmayacağını beyan bu-
yuran Resûl-i Ekrem Hazretleri, bir Hadis-i Şeriflerin-
de, Cihad'ın dört çeşit olduğunu, bunlardan birinci-
sinin de (Emr-i bil-ma'ruf) yani, İslâmı nefsinde yaşa-
mak ve muhitinde yaşatmak faaliyetinden ibaret bu-
lunduğunu beyan buyurmuş. Bu suretle de günümü-
zün Cihad şeklini haber vermişlerdir.
Ashab-ı Kiram sormuşlar
"- Yâ Resulallah, insanlar içinde en hayırlısı kimdir?"
Resul-i Ekrem Hazretleri cevap vermişler
"- Allah indinde insanların en hayırlısı, malıy-
la - canıyla din için cihad edendir... Dinini yaymak
için sabah ve akşam birkaç adım yol yürümek, dün-
ya ve dünyanın içindekinden hayırlıdır... Allah için
ayakları tozlananların cesedlerini Cenâb-ı Hak Ce-
hennemine haram kılmıştır. "
Bundandır ki, İslâm Tarihine baktığımızda he-
nüz askerlik çağına gelmemiş gençlerle, Cihad fariza-
sı kendisinden sakıt olmuş (kalkmış) ak sakallı ihtiyar-
ların Cihad meydanlarından bir an olsun geri kalmadıkları-
nı, malları, canları pahasına da olsa İslâm'ı yaymak
için Tarihin Şeref Levhaları'na geçen müstesna kah-
ramanlıklar gösterdiklerini hayranlıkla müşahede et-
mekteyiz.
" -Nefsinde Cihad etme niyeti taşımadan ölen, ni-
fakın bir çeşidi (ikiyüzlülük) üzerine ölmüştür."
meâlindeki Hadîs-i Şerif mükellefiyetimizi bâriz (açık)
şekilde hatırlatmasına rağmen; günümüzün bazı Müslümanları,
bu Cihad mükellefiyetini yerine getirmiyor, şahsî
menfaatlarından gayrı hiçbir milli ve dini dâvâya
alâka göstermiyorlar. Onların bu neme-lâzımcılıkları,
vurdum duymazlıkları Mücahid Müslümanlar tarafından başları-
na kakılıyor, mecbur oldukları Cihad mükellefiyetle-
ri hatırlatılarak mallarıyla, canlarıyla Cihad'a çağ-
rılıyorlar. Bu teklife karşı onlar da
"- Ne yapalım, bu şekilde uğraşmanın şöyle şöy-
le tehlikeleri var, göz göre göre kendimizi hu tehlike-
lere atmak istemiyoruz. Hem Âyet-i Kerîmede (Ken-
di kendinizi tehlikeye atmayınız." buyrulmuştur,di-
yerek kendi gaflet ve alâkasızlıklarını Âyet-i Kerîme-
ye isnad ettirip neme-lâzımcılıklarını, dinî mevzulara
karşı alâkasızlıklarını meşrû göstermek istiyorlar.
Aslında "-Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız."
mânâsında Bakara Sûresinde bir Âyet-i Kerime var-
dır. Ancak bu âyetin (Cihad esnasında uğranılması
muhtemel tehlikeye kendinizi atmayınız) mânâsında
olduğu doğru değildir. Tam aksine Âyet-i Kerime, din
yolunda Cihad'ı bırakmayı kendi kendini tehlikeye
atmak olarak vasıflandırmaktadır.
İsterseniz bir çok kimselerin aksine mânâlandır-
dıkları bu Ayet-i Kerime'nin nazil olmasına (indirilişine)
sebep olan hâdiseyi hepimizin çok iyi tanıdığı, .Ashab-ı
Kiram'ın ileri gelenlerinden Ebu Eyyub el-Ensari Hazretlerin-
den dinleyelim.
Hazret-i Halid'in de içinde bulunduğu İslâm'ın Ci-
had Ordusu İstanbul surlarını çevirdiği sırada mey-
dana gelen bir hâdise, Âyetin mânâsını sarahate ka-
vuşturmaktadır. (açıklamaktadır.)
İslâm Ordusunda bulunan İmran ve Eslem, olayı şöyle
anlatıyorlar, " -Biz Rum şehrinde (İstanbul) idik,
büyük bir ordu ile karşımıza çıkan Rumlar sayı
çoklukları ile bizi korkutmak istediler. Biz de onlar
kadar bir askerle karşılarına çıktık. Bu sırada
Müslümanların biri tek başına atını tekmeleyerek
düşman sürüsü içine daldı ve elindeki kılıncını sağa
sola sallayarak tek başına Cihad'a başladı.
Hâdiseyi gören Müslümanlardan bazıları "-Sübhanellah,
kendi kendini tehlikeye atıyor." dediler.
Bu sözleri işiten, evinde Resûlüllah'ı misafir etmiş
olan Ebu Eyyub Ensari;
- Ey nas! (İnsanlar) Siz bu Âyeti böyle mi anlıyorsunuz?
Halbuki, Âyet-i Kerime biz Medineliler hakkında na-
zil olmuştur.(indirilmiştir) ," diyerek şu açıklamayı yaptı
" - İslâmın ilk günlerinde gece ve gündüzümüzü
dine hizmet etmekle geçiriyor, şahsî işlerimizle uğra-
şacak vakit bulamıyorduk. Bu yüzden elimizdeki mad-
dî imkânlarımızın çoğunu kaybettik. Sonraları .Allah
Celle ve âlâ bizleri muzaffer kıldı da Müslümanların
ve İslâm için hayatını vakfedenlerin sayıları çoğaldı.
Biz de aramızda gizlice konuşarak artık hizmete
bir müddet ara vermeyi, daha evvel kaybettiklerimi-
zi kazanmayı düşündük. Hattâ bu kararımızı da tat-
bik sahasına koyarak şahsî işlerimizle meşgul olma-
ya başladık.
İşte bu sırada Âyet-i Kerime gelerek bizim Cihad'ı
bırakıp şahsî işlerimize dalışımızı kendi kendimizi
tehlikeye atmamız olarak vasıflandırdı da, Allahu
Azimüşşan, İslâma hizmet Cihadını bırakarak ".. ken-
di kendinizi tehlikeye atmaymız." buyurdu."
Bu hâdiseyi anlatan Hazret-i Eslem diyor ki;
"- Bu sebeple İstanbul surları dibinde şehid olun-
caya kadar Cihad'dan vazgeçmeyen Ebu Eyyub
- Sen ihtiyar oldun, biraz istirahat et. Diyenle-
re karşı kaşlarını çatarak
- Yâni Cihad'ı bırakayım da kendimi tehlikeye mi
atayım?" diye cevap verdi.
İşte bizim tehlikesinden korktuğumuz, Cihad bı-
rakmamıza delil olarak gösterdiğimiz Âyet-i Kerîme-
nin nazil oluşunu Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri böy-
le anlatıyor ve son nefesini Cihad meydanlarında ver-
me iştiyakına aynı Âyet-i Kerimeyi delil olarak gös-
teriyor. . .
Ahmed ŞAHİN
Cennet Mekârih Cehennem Şehevâtle kuşatılmıştır
Cennet, etrafı mekârihle sarılı bir sadeftir; abdest almak, namaz kılmak, hacca gitmek, zekat vermek, cihad etmek, Allah yolunda zorluklara katlanmak, yer yer cemiyet içinde bir parya muamelesine tâbi tutulmak, her türlü insanî haklardan mahrum bırakılmak, hapishane hapishane dolaştırılmak, sadece “Rabbim Allah” dediği için dayak yemek, sürgüne gönderilmek ve ademe mahkum edilmeye kadar daha bir sürü aklın zahirine göre kerih görünen şeyler. Evet cenneti de işte bunlar kuşatmış ve o da böyle bir atmosferle muhat bulunmaktadır. Dıştan bakanlar, hep bu perdelere takılır kalırlar. Perdeler itibariyle ise, cehennem iç gıcıklayıcı, cennet de ürperti verici bir durumdadır. Onun içindir ki, insanların çoğu işin dış yüzüne bakmış ve aldanmışlardır. Dolayısıyla cehennemin tâlibi çok, cennetin talibi ise oldukça azdır.
Cehennem ise, basit hevesleri kendisine tuzak yapmış bir cadıdır. Çoğu kimse, biraz sonra hayatına mâl olacağından habersiz tıpkı sineklerin bala koşması gibi, bu zehire koşmaktadır. Evet, şehvet, onlar için zehirli bir baldır. Bu insanları, etrafında döne döne yanıp mahvolacağı ateşe doğru giden kelebeklere de benzetebiliriz; cehennemin etrafını saran şehevata doğru akılsızca gider ve kendilerini cehennemde bulurlar. Gördükleri perdenin verasını tam kestiremediklerinden cehenneme perde olan şeyler, onların cismaniyetlerini kamçılar ve onları kendine doğru cezbeder.
İnsanların çoğu küçük hesaplar peşindedir. “Namaz iyidir, fakat günde beş defa kılmak bana zor geliyor” diyen bir insan, namazdaki çok küçük meşakkate takılıp kalmıştır. Kışın abdestin zorluğu, bazılarını yolda bırakmıştır. Halbuki, yukarıdaki hadiste gördük ki, aynı abdest, onun bu küçük sıkıntısına katlanan bir başkasını adım adım cennete yaklaştırmaktadır. Oruçta, zekatta, hacda, cihadda da aynı şeyleri düşünmek mümkündür. Akılları, akıllı davranmalarına mani olan niceleri, bu küçük engel ve engebeler karşısında gereken sıçrayışı yapamamakta ve cennetin etrafında seyrettiği mekârih, onların oraya girmelerine mani olmaktadır.
Cehennem ise, basit hevesleri kendisine tuzak yapmış bir cadıdır. Çoğu kimse, biraz sonra hayatına mâl olacağından habersiz tıpkı sineklerin bala koşması gibi, bu zehire koşmaktadır. Evet, şehvet, onlar için zehirli bir baldır. Bu insanları, etrafında döne döne yanıp mahvolacağı ateşe doğru giden kelebeklere de benzetebiliriz; cehennemin etrafını saran şehevata doğru akılsızca gider ve kendilerini cehennemde bulurlar. Gördükleri perdenin verasını tam kestiremediklerinden cehenneme perde olan şeyler, onların cismaniyetlerini kamçılar ve onları kendine doğru cezbeder.
İnsanların çoğu küçük hesaplar peşindedir. “Namaz iyidir, fakat günde beş defa kılmak bana zor geliyor” diyen bir insan, namazdaki çok küçük meşakkate takılıp kalmıştır. Kışın abdestin zorluğu, bazılarını yolda bırakmıştır. Halbuki, yukarıdaki hadiste gördük ki, aynı abdest, onun bu küçük sıkıntısına katlanan bir başkasını adım adım cennete yaklaştırmaktadır. Oruçta, zekatta, hacda, cihadda da aynı şeyleri düşünmek mümkündür. Akılları, akıllı davranmalarına mani olan niceleri, bu küçük engel ve engebeler karşısında gereken sıçrayışı yapamamakta ve cennetin etrafında seyrettiği mekârih, onların oraya girmelerine mani olmaktadır.
İSLÂM’DA GÜNAH
Kuran’da, günah anlamına gelen kelimelerin geçtiği bir dizi ayet vardır.
1. Zenb (Günah): Kuran, bu sözcüğe 39 ayette yer vermektedir. Fetih suresi ikinci ayetinde geçen şekliyle çok kullanılır: “Ey Muhammet! Doğrusu sana açık bir zafer sağladık. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.” (Fetih 12)
2. Fahşa (Kötülük, ahlaksızlık): Genellikle zina suçu hakkında kullanılır. Kuran bu suçu, şu ayetle yasaklar: “...Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın!..” (En’âm 151)
3. Vizr (Yük): “Senin gönlünü açmadık mı? Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?” (İnşirâh 13)
Fahru’rRâzî bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Melek Cebrail Muhammet’e geldi. Göğsünü yardı ve yüreğini çıkardı. Onu yıkayıp tüm günahlardan arıttı, ilim ve imanla doldurdu.”
İbnu Hişam, Muhammed b. İshak’tan bildiriyor: Muhammet’in arkadaşlarından birkaç kişi ona sordular:
Ey Allah’ın elçisi, bize kendinden söz et.
Sa’d oğullarında emzirildim. Süt kardeşimle birlikte, evimizin bahçesinde hayvan otlatırken, bembeyaz giysilerin içerisinde iki adam yanıma geldi. Ellerinde içi kar dolu, altından bir tas vardı. Beni alıp karnımı yardılar. Kalbimi çıkarıp yardılar. İçinden siyah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra, kalbimi ve karnımı kar ile yıkadılar. Arkasından biri diğerine, “Onu ümmetinden on kişi ile tart” dedi. Onlarla tarttı ve denk geldim. Daha sonra, “Bin kişi ile tart” dedi. Beni onlarla da tartı, gene denk geldim. Bunun üzerine, “Bırak onu, Allah’a yemin olsun, ümmeti ile tartsan onlara da denk gelecek” dedi.
4. Dalal (Şaşkınlık, sapıklık): “Rabb’in şüphesiz sana verecek, sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup da doğru yola eriştirmedi mi?” (Duhâ 58)
Kelbî bu ayetteki şaşkınlık kelimesini küfr (kâfirlik) ile tefsir eder.
5. Küfr (İnkârcılık): “...İnkârcılığı, yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir...” (Hucurât 7)
Zemahşerî bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Küfür Allah’ı inkâr etmek, yoldan çıkmak ve başkaldırma, söz dinlememek ve inattır.”
6. Zulm (Haksızlık): “Rabb’in Musa’ya haksızlık eden millete, ‘Firavun’un milletine git’ diye seslenmişti.” (Şuarâ 10)
7. İsm (Günah): “Günahın açığını da, gizlisini de bırakın. Günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.” (En’âm 120)
8. Fucur (Allah’ın buyruğundan çıkma, ahlaksızlık): “...Allah’ın buyruğundan çıkanlar cehennemdedirler. Ceza günü oraya girerler bir daha ayrılmazlar.” (İnfitâr 1416)
9. Hatîe (Günah yanılma): “Kim yanılır veya suç işler de, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.” (Nisâ 112)
Bu ayette günah karşılığı üç sözcük kullanılmıştır: Yanılma, günah ve iftira (buhtân). İmam Râzî bunları şöyle ayırır:
A) Yanılma küçük, günah ise büyük suçtur.
B) Yanılma, yalnızca onu yapana dokunur; halbuki, günahın zararları başkalarına da geçer. Zulüm ve öldürmek gibi...
C) Yanılma, ister bilerek, ister bilmeyerek olsun, yapılmaması gereken bir fiildir. Oysa, günah kasıtlı olarak yapılmaz. İftira (buhtân) ise, hiç ilgisi olmadığı halde, kötü bir işi kardeşine yüklemendir. Bil ki, iftira sahibi, dünyada şiddetle yerilmiş olup ahirette de o denli şiddetli bir cezaya uğrayacaktır.
10. Şerr (Kötülük): “Kim zerre kadar kötülük yapmışsa, onu görür.” (Zilzâl 8)
Ebu Cafer elTaberî (Yunus b. Abd elA’la İbnu Vehb, Yahya, Abdillah, Ebu Abdirrahman elHablî ve Abdullah b. Amr b. el Âs kanalı ile) bildiriyor: “Bu ayet indirildiğinde, o sırada Muhammet’in yanında oturan Ebu Bekir ağladı. Allah elçisi ‘Seni ağlatan nedir?’ diye sordu. Ebu Bekir, ‘Beni bu sure ağlatıyor’ dedi. Bunun üzerine Allah elçisi, ‘Siz Allah’ın sizleri affetmesi için suç ve günah işlemezseniz, Allah, suç ve günah işlemeyen bir millet yaratır da onları affeder’ dedi.”
11. Seyyie (Kötülük): “Kötülük getirenler yüzü koyun ateşe atılırlar...” (Neml 90)
İbnu Abbas diyor ki: “Bu ayet inince Müslümanlar çok sıkıldılar. Muhammet’e, ‘Biz de kötülük yapmamış kim var? Karşılık nasıl olacak?’ dediler. Bunun üzerine Muhammet, ‘Allah, itaate on sevap, isyana da bir kötülük muamelesi yapacağım, dedi. Buna göre, kim bir kötülükle cezalandırılırsa, on sevaptan bir azalacak, geriye dokuz sevap kalacak’ diye karşılık verdi.”
12. Sû (Fenalık, kötülük): “Kim fenalık yaparsa cezasını görür, Allah’tan başka ne dost, ne de yardımcı bulur.” (Nisâ 123)
13. Fesâd (Bozgunculuk): “Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır...” (Bakara 205)
14. Fısk (Yoldan çıkmak): “Ey Muhammet, sana apaçık ayetler indirdik; onları yalnızca yoldan çıkmışlar inkâr eder.” (Bakara 99)
Tefsirciler, “Fısk, insanın kendisine Tanrı tarafından çizilmiş sınırı aşmasıdır. Her fâsık (fısk yapan, yoldan çıkan) kâfirdir” derler.
1. Zenb (Günah): Kuran, bu sözcüğe 39 ayette yer vermektedir. Fetih suresi ikinci ayetinde geçen şekliyle çok kullanılır: “Ey Muhammet! Doğrusu sana açık bir zafer sağladık. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.” (Fetih 12)
2. Fahşa (Kötülük, ahlaksızlık): Genellikle zina suçu hakkında kullanılır. Kuran bu suçu, şu ayetle yasaklar: “...Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın!..” (En’âm 151)
3. Vizr (Yük): “Senin gönlünü açmadık mı? Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?” (İnşirâh 13)
Fahru’rRâzî bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Melek Cebrail Muhammet’e geldi. Göğsünü yardı ve yüreğini çıkardı. Onu yıkayıp tüm günahlardan arıttı, ilim ve imanla doldurdu.”
İbnu Hişam, Muhammed b. İshak’tan bildiriyor: Muhammet’in arkadaşlarından birkaç kişi ona sordular:
Ey Allah’ın elçisi, bize kendinden söz et.
Sa’d oğullarında emzirildim. Süt kardeşimle birlikte, evimizin bahçesinde hayvan otlatırken, bembeyaz giysilerin içerisinde iki adam yanıma geldi. Ellerinde içi kar dolu, altından bir tas vardı. Beni alıp karnımı yardılar. Kalbimi çıkarıp yardılar. İçinden siyah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra, kalbimi ve karnımı kar ile yıkadılar. Arkasından biri diğerine, “Onu ümmetinden on kişi ile tart” dedi. Onlarla tarttı ve denk geldim. Daha sonra, “Bin kişi ile tart” dedi. Beni onlarla da tartı, gene denk geldim. Bunun üzerine, “Bırak onu, Allah’a yemin olsun, ümmeti ile tartsan onlara da denk gelecek” dedi.
4. Dalal (Şaşkınlık, sapıklık): “Rabb’in şüphesiz sana verecek, sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup da doğru yola eriştirmedi mi?” (Duhâ 58)
Kelbî bu ayetteki şaşkınlık kelimesini küfr (kâfirlik) ile tefsir eder.
5. Küfr (İnkârcılık): “...İnkârcılığı, yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir...” (Hucurât 7)
Zemahşerî bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Küfür Allah’ı inkâr etmek, yoldan çıkmak ve başkaldırma, söz dinlememek ve inattır.”
6. Zulm (Haksızlık): “Rabb’in Musa’ya haksızlık eden millete, ‘Firavun’un milletine git’ diye seslenmişti.” (Şuarâ 10)
7. İsm (Günah): “Günahın açığını da, gizlisini de bırakın. Günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.” (En’âm 120)
8. Fucur (Allah’ın buyruğundan çıkma, ahlaksızlık): “...Allah’ın buyruğundan çıkanlar cehennemdedirler. Ceza günü oraya girerler bir daha ayrılmazlar.” (İnfitâr 1416)
9. Hatîe (Günah yanılma): “Kim yanılır veya suç işler de, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.” (Nisâ 112)
Bu ayette günah karşılığı üç sözcük kullanılmıştır: Yanılma, günah ve iftira (buhtân). İmam Râzî bunları şöyle ayırır:
A) Yanılma küçük, günah ise büyük suçtur.
B) Yanılma, yalnızca onu yapana dokunur; halbuki, günahın zararları başkalarına da geçer. Zulüm ve öldürmek gibi...
C) Yanılma, ister bilerek, ister bilmeyerek olsun, yapılmaması gereken bir fiildir. Oysa, günah kasıtlı olarak yapılmaz. İftira (buhtân) ise, hiç ilgisi olmadığı halde, kötü bir işi kardeşine yüklemendir. Bil ki, iftira sahibi, dünyada şiddetle yerilmiş olup ahirette de o denli şiddetli bir cezaya uğrayacaktır.
10. Şerr (Kötülük): “Kim zerre kadar kötülük yapmışsa, onu görür.” (Zilzâl 8)
Ebu Cafer elTaberî (Yunus b. Abd elA’la İbnu Vehb, Yahya, Abdillah, Ebu Abdirrahman elHablî ve Abdullah b. Amr b. el Âs kanalı ile) bildiriyor: “Bu ayet indirildiğinde, o sırada Muhammet’in yanında oturan Ebu Bekir ağladı. Allah elçisi ‘Seni ağlatan nedir?’ diye sordu. Ebu Bekir, ‘Beni bu sure ağlatıyor’ dedi. Bunun üzerine Allah elçisi, ‘Siz Allah’ın sizleri affetmesi için suç ve günah işlemezseniz, Allah, suç ve günah işlemeyen bir millet yaratır da onları affeder’ dedi.”
11. Seyyie (Kötülük): “Kötülük getirenler yüzü koyun ateşe atılırlar...” (Neml 90)
İbnu Abbas diyor ki: “Bu ayet inince Müslümanlar çok sıkıldılar. Muhammet’e, ‘Biz de kötülük yapmamış kim var? Karşılık nasıl olacak?’ dediler. Bunun üzerine Muhammet, ‘Allah, itaate on sevap, isyana da bir kötülük muamelesi yapacağım, dedi. Buna göre, kim bir kötülükle cezalandırılırsa, on sevaptan bir azalacak, geriye dokuz sevap kalacak’ diye karşılık verdi.”
12. Sû (Fenalık, kötülük): “Kim fenalık yaparsa cezasını görür, Allah’tan başka ne dost, ne de yardımcı bulur.” (Nisâ 123)
13. Fesâd (Bozgunculuk): “Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır...” (Bakara 205)
14. Fısk (Yoldan çıkmak): “Ey Muhammet, sana apaçık ayetler indirdik; onları yalnızca yoldan çıkmışlar inkâr eder.” (Bakara 99)
Tefsirciler, “Fısk, insanın kendisine Tanrı tarafından çizilmiş sınırı aşmasıdır. Her fâsık (fısk yapan, yoldan çıkan) kâfirdir” derler.
40 Hadis
Kim ümmetime dini işlerine dair kırk hadis hıfz ediverirse, Allah Teâlâ onu alimler zümresinde haşr eder.... Ben de kıyamet gününde ona şahid ve şefaatçi olurum.
İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhümâ) dan: "Sarık sarın ki, hilminiz (yumuşak huyluluğunuz, halim-selimliğiniz, vakarınız, ağır başlılığınız ve sükûnetiniz) artsın. (Mecmeuz zevâid, Libas, Bâbul Amâim: 5/122)
- Hiç biriniz hayvanlar gibi (sevişmeksizin) cinsi münasebette bulunmasın, arada elçi bulunsun.
Soruldu:
Yâ Rasûlallâh sözünü ettiğiniz elçi nedir?
- Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.
İslam'da cinsellik Âsım Uysal İhyâ-i ulûmiddin İmam-ı Gazâlî K. nikahı Âdâbü-l Muâşeret 2/64
Sizden hiç biriniz lâyıkıyla iman etmiş olmaz; beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe...
Üç şey münâfığın alâmetidir: Yalan söyler, sözünde durmaz, emânete hıyânet eder.
Beni yerim göğüm almaz ancak mümin kulumun kalbi alır, ben hiç bir mekana sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.
Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.(kudsi hadis)
Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.
Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir.
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.
Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.
Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün bir miktar sadaka vermesinden daha hayırlıdır.
Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Ashâbımın sevgisini yerleştirir.
Atalarınıza hürmet ediniz ki, çocuklarınız size hürmet etsin! İffetli olunuz ki, aileleriniz iffetli olsun!
Musîbetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir.
Din, güzel ahlâktır.
İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur.
Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:
Allahû Teâla pâktır. Pâk olandan başkasını kabûl etmez. Allahu Teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse mü'minlere de onu emretmiştir.
Peygamberlere: "Ey peygamberler, pâk ve helâl taâmlardan yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz"
Mü'minlere: "Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyiniz" buyurdu.
Ondan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Hazretleri (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki;
İnsan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, "Yâ Râb! Yâ Rab!" diyerek ellerini gök yüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?
Ebu Rukayye Temin b. Evs ed-Dâri (ra)'den: Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir." "Yâ Resûlallâh, kimin için nasihat?" diye sorduk. "Allah için, kitâbı için, Resûlü için, Eimme-i müslimin ve âmme-i müslimin için." buyurdular.
Cabir (Radıyallahu Anh) dan: "(Her insan yaşadığı hâl üzere Ölür) ve her kul Öldüğü hâl Üzere diriltilir." (Müslim, Cennet:l9, No:2878,4/2206. İbni Hacer-i Heytemî, ez Zevatir, 2/402)
Ibn-i Ömer (r.a)dan rivayet edildiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v) Söyle buyurdu:
Allah Teala Cenneti yarattığı zaman ona şöyle buyurdu:
-İzzet ve celalime and olsun insanlardan sekiz sınıf vardır ki; sana dahil olmayacaklardır;
1*Devamlı şarap(içki vs)içen,
2*Zinada ısrar eden,
3*Deyyus olan(Eşini kıskanmayan),
4*Hükümdarların kötü icraatlarına alet olan,
5*Erkek olduğu halde kadınlaşan,
6*Koğuculuk eden,
7*Başkalarına merhamet etmeyen,
8*Allah'a ant içip de, ahdine vefa etmeyen kimseler
Ebu Davud şöyle diyor;
-"Topladığım hadislerin içinden bu dört hadis, hadislerin özüdür."
* Ameller niyetlere göredir.
* Bir mümin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.
* Malayaniyi(Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey) terk etmesi kişinin olgun mümin olduğunun göstergesidir.
* Helaller bellidir, haramlar da bellidir. Birde bunlar arasında şüpheli olanlar vardır, siz şüpheli olan şeylerden kaçının.
Bir gün annesi, Abdullah bin Ömer'e:
- Abdullah! Gel bak sana ne vereceğim, diye seslenmişti.
Resul-i Ekrem Hazretleri de misafir olarak orada bulunuyordu. Abdullah'ın annesine sordu:
- Çağırdığın Abdullah'a ne vereceksin?
- Hurma vereceğim ya Resulallah!
- Peki öyleyse. Eğer bir şey vermeyeceğin halde vereceğini vaat ederek çocuğu aldatmış olsaydın, sana yalan söylemiş gibi günah yazılacaktı
Hz. Ömer radıyellâhü anh anlatıyor:
Bir gün Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem, esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu.
Resul-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem ashabına:
- Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? Diye sordu. Ashab:
- Asla, cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem:
- O halde, biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu. (Buhari-Müslim)
H.z. Aişe vâlidemiz anlatıyor: Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: "İçinizden birisi, besmele çekmeyi unutup da yemek yemeye başlamış bulunursa, bu durum hatırına gelir gelmez; "başlangıcında da, bitiminde de Allah'ın adı ile niyetiyle" manâsına gelen "Bismillahi evveluhû ve âhirâhû" desin.
Benim ümmetime bir zaman gelecek ki, ulemayı güzel elbise,Kur-an-i güzel sesle tanırlar ve Allah'a yalnız ramazan ayında ibadet eder.Böyle oldu mu ilmi, hilmi ve rahmeti olmayan bir hükümdarı Allah onlara musallat eder.
Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yetenler evlensin.Çünkü evlenmek gözü daha çok muhafaza eder,namusu daha fazla korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç kalkandır.
Ahlakı güzel olan insan her yaşta güzeldir.
Müslüman temiz toprağa benzer: ona her şey atılır, ezilir, hakaret görür; ama ondan hep güzel şeyler çıkar.
Nerede olursanız olun bana salât ve selâm edin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana ulaşır."
"içerisinde köpek veya heykel bulunan haneye rahmet melekleri girmez."
"Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah'u teâlâ yüz üstü Cehenneme atar."
ZİNA ETMEK İSTEYEN GENÇ
Asr-ı saadette Peygamberimiz (A.S.) Ashabıyla beraber bulunuyordu. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca:
- Ya Resulallah! Ben felanca kadın ile arkadaş olmak olmak istiyorum, onunla zina yapmak istiyorum dedi.
Ashab-ı Kiram, bu durumdan çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve huzuru Resulullah'dan çıkarmak isteyenler oldu. Bazıları bağırıştılar. Çünkü genç çok hayasız konuşmuştu.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) bırakın o genci buyurdu. Resulullah, genci yanına çağırdı, dizinin dibine oturttu. Gencin dizlerini kendi mübarek dizine değdirecek bir şekilde oturttu ve:
- Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi? diye sordu. Genç hiddetle:
- Hayır Ya Resulallah, diye cevab verdi. Resulallah:
- Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar. Sonra:
- Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin? diye sorduklarında genç :
- Hayır, asla! diyerek hiddetleniyordu. Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez buyurdu.
Sonra Hz.Peygamber (A.S.) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:
- Allahım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namusu ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla, buyurdu.
Genç, Resulallah'ın huzurundan ayrıldı. Bir daha günah işlemediği gibi böyle bir kötü düşünce aklından bile geçmeden yaşamış!
Resulallah:''Kadınlarınızın namuslu olmasını istiyorsanız başkalarının kadınlarına yan gözle bakmayınız'' diye emrediyor.
Birbirinize selâm veriniz. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî, Müslim) Îmân etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizle sevişmedikçe tam îmâna kavuşamazsınız. Size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız, sevişirsiniz. Aranızda selâmı çok yayınız. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Müslüman'ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp; "Elhamdülillah" deyince; "Yerhamükellâh" diyerek cevap vermek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
Din garip olarak başladı, garipliğe dönecektir. Ne mutlu gariplere.
Lut kavminin amelini işleyene Allah lanet etsin. Lut kavminin amelini işleyen kimse melundur.
Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor "Rasulullah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki; "Nikah benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir. Evleniniz! Zirâ ben, diğer ümmetlere kaşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. kimin maddi imkanı varsa hemen evlensin. Kütüb-i Sitte c:17 s:190
Ebu Sâid el-Hudri radıyallahü anh der ki: Peygamberimizin sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu duydum: Herhangi biriniz kötülük görürse onu eli ile değiştirsin; yapamazsa dili ile, bunu da yapamazsa kalbi ile değiştirsin, sonuncu tavır imanın en zayıf şeklidir.
İbni Mes'ud'dan (R.A.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: İsrailoğulları üzerinde beliren ilk eksiklik, ilk kusur şudur: Adamın biri başka biri ile karşılaşır ve ona «hey falan kişi, Allah'tan kork da şu yapmakta olduğun hareketten vazgeç, çünkü o sana helâl değildir» der, sonra da ertesi günü aynı adamla karşılaşır, adam eski tutumunu devam ettirmektedir, fakat adamın bu tutumu berikini onunla birlikte yemekten, içmekten ve birlikte oturmaktan alıkoymaz, onlar böyle davranınca Allah da kalplerini birbirine benzetti.» Peygamberimiz (S.A.S.) sözlerine şu ayeti okuyarak devam etti:
— «İsrailoğullarının kâfir olanları Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanetlenmişlerdir; bunun sebebi isyan edip azmış olmaları idi. Onlar işlemiş oldukları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı, yapmış olduktan iş ne fena bir şeydi! Onların çoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün; kendi kendileri için ne fena bir akibet hazırlıyorlar ki Allah onlara öfkelenir ve bitmez bir azaba çarptırılırlar.» Maide78-81
Daha sonra Peygamberimiz şöyle buyurdu: «Hayır hayır. Ya iyiliği emredip kötülükten alakorsunuz, zalimin elinden tutup onu hakka karşı kesinlikle boyun eğdirir, kendisini hakkın sınırları içinde tutarsınız veya Allah önce kalplerinizi birbirinizinkine benzetir ve arkasından da İsrailoğulları gibi size de lanet eder.» — Ebu Davud, Tirmizî —
İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhümâ) dan: "Sarık sarın ki, hilminiz (yumuşak huyluluğunuz, halim-selimliğiniz, vakarınız, ağır başlılığınız ve sükûnetiniz) artsın. (Mecmeuz zevâid, Libas, Bâbul Amâim: 5/122)
- Hiç biriniz hayvanlar gibi (sevişmeksizin) cinsi münasebette bulunmasın, arada elçi bulunsun.
Soruldu:
Yâ Rasûlallâh sözünü ettiğiniz elçi nedir?
- Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.
İslam'da cinsellik Âsım Uysal İhyâ-i ulûmiddin İmam-ı Gazâlî K. nikahı Âdâbü-l Muâşeret 2/64
Sizden hiç biriniz lâyıkıyla iman etmiş olmaz; beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe...
Üç şey münâfığın alâmetidir: Yalan söyler, sözünde durmaz, emânete hıyânet eder.
Beni yerim göğüm almaz ancak mümin kulumun kalbi alır, ben hiç bir mekana sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.
Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.(kudsi hadis)
Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.
Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir.
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.
Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.
Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün bir miktar sadaka vermesinden daha hayırlıdır.
Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Ashâbımın sevgisini yerleştirir.
Atalarınıza hürmet ediniz ki, çocuklarınız size hürmet etsin! İffetli olunuz ki, aileleriniz iffetli olsun!
Musîbetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir.
Din, güzel ahlâktır.
İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur.
Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:
Allahû Teâla pâktır. Pâk olandan başkasını kabûl etmez. Allahu Teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse mü'minlere de onu emretmiştir.
Peygamberlere: "Ey peygamberler, pâk ve helâl taâmlardan yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz"
Mü'minlere: "Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyiniz" buyurdu.
Ondan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Hazretleri (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki;
İnsan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, "Yâ Râb! Yâ Rab!" diyerek ellerini gök yüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?
Ebu Rukayye Temin b. Evs ed-Dâri (ra)'den: Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir." "Yâ Resûlallâh, kimin için nasihat?" diye sorduk. "Allah için, kitâbı için, Resûlü için, Eimme-i müslimin ve âmme-i müslimin için." buyurdular.
Cabir (Radıyallahu Anh) dan: "(Her insan yaşadığı hâl üzere Ölür) ve her kul Öldüğü hâl Üzere diriltilir." (Müslim, Cennet:l9, No:2878,4/2206. İbni Hacer-i Heytemî, ez Zevatir, 2/402)
Ibn-i Ömer (r.a)dan rivayet edildiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v) Söyle buyurdu:
Allah Teala Cenneti yarattığı zaman ona şöyle buyurdu:
-İzzet ve celalime and olsun insanlardan sekiz sınıf vardır ki; sana dahil olmayacaklardır;
1*Devamlı şarap(içki vs)içen,
2*Zinada ısrar eden,
3*Deyyus olan(Eşini kıskanmayan),
4*Hükümdarların kötü icraatlarına alet olan,
5*Erkek olduğu halde kadınlaşan,
6*Koğuculuk eden,
7*Başkalarına merhamet etmeyen,
8*Allah'a ant içip de, ahdine vefa etmeyen kimseler
Ebu Davud şöyle diyor;
-"Topladığım hadislerin içinden bu dört hadis, hadislerin özüdür."
* Ameller niyetlere göredir.
* Bir mümin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.
* Malayaniyi(Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey) terk etmesi kişinin olgun mümin olduğunun göstergesidir.
* Helaller bellidir, haramlar da bellidir. Birde bunlar arasında şüpheli olanlar vardır, siz şüpheli olan şeylerden kaçının.
Bir gün annesi, Abdullah bin Ömer'e:
- Abdullah! Gel bak sana ne vereceğim, diye seslenmişti.
Resul-i Ekrem Hazretleri de misafir olarak orada bulunuyordu. Abdullah'ın annesine sordu:
- Çağırdığın Abdullah'a ne vereceksin?
- Hurma vereceğim ya Resulallah!
- Peki öyleyse. Eğer bir şey vermeyeceğin halde vereceğini vaat ederek çocuğu aldatmış olsaydın, sana yalan söylemiş gibi günah yazılacaktı
Hz. Ömer radıyellâhü anh anlatıyor:
Bir gün Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem, esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu.
Resul-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem ashabına:
- Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? Diye sordu. Ashab:
- Asla, cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem:
- O halde, biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu. (Buhari-Müslim)
H.z. Aişe vâlidemiz anlatıyor: Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: "İçinizden birisi, besmele çekmeyi unutup da yemek yemeye başlamış bulunursa, bu durum hatırına gelir gelmez; "başlangıcında da, bitiminde de Allah'ın adı ile niyetiyle" manâsına gelen "Bismillahi evveluhû ve âhirâhû" desin.
Benim ümmetime bir zaman gelecek ki, ulemayı güzel elbise,Kur-an-i güzel sesle tanırlar ve Allah'a yalnız ramazan ayında ibadet eder.Böyle oldu mu ilmi, hilmi ve rahmeti olmayan bir hükümdarı Allah onlara musallat eder.
Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yetenler evlensin.Çünkü evlenmek gözü daha çok muhafaza eder,namusu daha fazla korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç kalkandır.
Ahlakı güzel olan insan her yaşta güzeldir.
Müslüman temiz toprağa benzer: ona her şey atılır, ezilir, hakaret görür; ama ondan hep güzel şeyler çıkar.
Nerede olursanız olun bana salât ve selâm edin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana ulaşır."
"içerisinde köpek veya heykel bulunan haneye rahmet melekleri girmez."
"Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah'u teâlâ yüz üstü Cehenneme atar."
ZİNA ETMEK İSTEYEN GENÇ
Asr-ı saadette Peygamberimiz (A.S.) Ashabıyla beraber bulunuyordu. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca:
- Ya Resulallah! Ben felanca kadın ile arkadaş olmak olmak istiyorum, onunla zina yapmak istiyorum dedi.
Ashab-ı Kiram, bu durumdan çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve huzuru Resulullah'dan çıkarmak isteyenler oldu. Bazıları bağırıştılar. Çünkü genç çok hayasız konuşmuştu.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) bırakın o genci buyurdu. Resulullah, genci yanına çağırdı, dizinin dibine oturttu. Gencin dizlerini kendi mübarek dizine değdirecek bir şekilde oturttu ve:
- Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi? diye sordu. Genç hiddetle:
- Hayır Ya Resulallah, diye cevab verdi. Resulallah:
- Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar. Sonra:
- Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin? diye sorduklarında genç :
- Hayır, asla! diyerek hiddetleniyordu. Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez buyurdu.
Sonra Hz.Peygamber (A.S.) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:
- Allahım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namusu ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla, buyurdu.
Genç, Resulallah'ın huzurundan ayrıldı. Bir daha günah işlemediği gibi böyle bir kötü düşünce aklından bile geçmeden yaşamış!
Resulallah:''Kadınlarınızın namuslu olmasını istiyorsanız başkalarının kadınlarına yan gözle bakmayınız'' diye emrediyor.
Birbirinize selâm veriniz. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî, Müslim) Îmân etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizle sevişmedikçe tam îmâna kavuşamazsınız. Size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız, sevişirsiniz. Aranızda selâmı çok yayınız. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Müslüman'ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp; "Elhamdülillah" deyince; "Yerhamükellâh" diyerek cevap vermek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
Din garip olarak başladı, garipliğe dönecektir. Ne mutlu gariplere.
Lut kavminin amelini işleyene Allah lanet etsin. Lut kavminin amelini işleyen kimse melundur.
Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor "Rasulullah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki; "Nikah benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir. Evleniniz! Zirâ ben, diğer ümmetlere kaşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. kimin maddi imkanı varsa hemen evlensin. Kütüb-i Sitte c:17 s:190
Ebu Sâid el-Hudri radıyallahü anh der ki: Peygamberimizin sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu duydum: Herhangi biriniz kötülük görürse onu eli ile değiştirsin; yapamazsa dili ile, bunu da yapamazsa kalbi ile değiştirsin, sonuncu tavır imanın en zayıf şeklidir.
İbni Mes'ud'dan (R.A.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: İsrailoğulları üzerinde beliren ilk eksiklik, ilk kusur şudur: Adamın biri başka biri ile karşılaşır ve ona «hey falan kişi, Allah'tan kork da şu yapmakta olduğun hareketten vazgeç, çünkü o sana helâl değildir» der, sonra da ertesi günü aynı adamla karşılaşır, adam eski tutumunu devam ettirmektedir, fakat adamın bu tutumu berikini onunla birlikte yemekten, içmekten ve birlikte oturmaktan alıkoymaz, onlar böyle davranınca Allah da kalplerini birbirine benzetti.» Peygamberimiz (S.A.S.) sözlerine şu ayeti okuyarak devam etti:
— «İsrailoğullarının kâfir olanları Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanetlenmişlerdir; bunun sebebi isyan edip azmış olmaları idi. Onlar işlemiş oldukları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı, yapmış olduktan iş ne fena bir şeydi! Onların çoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün; kendi kendileri için ne fena bir akibet hazırlıyorlar ki Allah onlara öfkelenir ve bitmez bir azaba çarptırılırlar.» Maide78-81
Daha sonra Peygamberimiz şöyle buyurdu: «Hayır hayır. Ya iyiliği emredip kötülükten alakorsunuz, zalimin elinden tutup onu hakka karşı kesinlikle boyun eğdirir, kendisini hakkın sınırları içinde tutarsınız veya Allah önce kalplerinizi birbirinizinkine benzetir ve arkasından da İsrailoğulları gibi size de lanet eder.» — Ebu Davud, Tirmizî —
AHLÂK
SORU: Bir kimsenin insanlar tarafından sevilmemesi, Allah tarafından da sevilmemesi midir?
CEVAP: Hayır!.. İyi insanlar tarafından sevilmemek tehlikelidir. Yoksa, peygamberleri bile sevmeyen insanlar çıkmıştır. İnsanlar tarafından sevilmemek bir ölçü değildir. Firavun ve avanesi Mûsâ (AS)'ı sevmediler. Mühim değil... İyi insanlar sevmezse, o zaman fenâ...
İbrâhim (AS)'ı kavminden kimse sevmedi. Üvey babası bile sevmedi. Herkes düşman oldu, ateşe atmağa kalktılar. İnsanların sevgisi önemli değil, Allah'ın sevgisi önemli!.. Sen Kur'an yolunda yürü, Rasûlüllah'ın yolunda yürü; isterlerse sevsinler, istemezlerse sevmesinler! İnsanların sevmesi önemli değil...
SORU: Bir insanın çok mizah yapması, çok gülmesi, insanları hafife alarak konuşması, Allah tarafından sevilmediğinin bir belirtisi olabilir mi?
CEVAP: Bunlar gaflet alâmetidir. Gaflet tehlikeli bir şeydir. Mizah yapmayı tavsiye etmiyor Peygamber Efendimiz... Çok gülmeyi de tavsiye etmiyor. Hümeze Sûresinde, insanlarla alay etmemekle emrolunuyoruz. Alay etmek, hafife almak iyi huylar değildir. Bunları bırakmak lâzım!..
Tabii, bunları yapıyorsa, şeytanın eline tutulmuş demektir. Şeytan'dan yakayı kurtarması lâzım! Bu haliyle, Allah sevmiyor sayılabilir. Devamlı sevmeyecek demek değil ama, bunlar iyi huylar değil...
SORU: Bizim oturduğumuz binada bir aile var; İslâm'dan habersiz, kötü huylu... Bu aile ile ilişkilerimiz nasıl olmalı?..
CEVAP: Selâmlaşırsınız. Kötülüğe karşı iyilikle mukabele edersiniz. Hediyeleşme, tebrik ve sâir fırsatlardan istifade ederek, yavaş yavaş ölçülü bir tarzda ona kendinizi sevdirmeğe, saydırmağa çalışırsınız.
SORU: Hangi durumlarda selâm vermemek daha uygundur?
CEVAP: Günah işleyen bir insana selâm verilmez. Bunun dışında Kur'an okuyan, vaaz veren, namaz kılan, abdest alan, yemek yiyen insana selâm verilmez. Çünkü meşguldür. O zamanlar selâm alma mecburiyeti de yoktur.
Diğer zamanlarda, müslümanın bildiğine bilmediğine selâm vermesi sevaptır. Konya'da Hacı Veyiszâde'nin (Allah mekânını cennet eylesin) bir menkabesini duymuştum: Çarşıya gidermiş; sağa, sola, önüne, yanına, bildiğine, bilmediğine "Esselâmü aleyküm!.. Esselâmü aleyküm!.. Esselâmü aleyküm!.." diye selâm vere vere gidermiş. Bu, Abdullah ibn-i Ömer RA gibi hareket etmek oluyor.
Abdullah ibn-i Ömer bir keresinde diyor ki, sahabeden bir arkadaşına:
"--Kalk çarşıya gidelim!.."
O da kuşkulu kuşkulu bakıyor, diyor ki:
"--Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu, hâlini bilirim. Sen çarşı pazarı pek sevmezsin. Orda yalan yere yemin edilir, eksik tartılır, aldatmaca filân olur... Çarşı pazar şeytanın çok dolaştığı yerdir. Sen niye çarşıya, pazara gitmek istiyorsun; anlat bakalım!.." diyor.
Abdullah ibn-i Ömer RA diyor ki:
"--İnsan çoktur; selâm veririz, sevap kazanırız." diyor.
Bilmediğine de selâm vermek ve böylece sevap kazanmak lâzım!.. Ama günah işliyorsa veya müslüman değilse; o zaman selâm verilmez.
SORU: Akrabamız bize dargın... Barıştığımız zaman zararı dokunuyor; ne yapmalıyız?
CEVAP: Barışacak, çünkü dargın durmak haram!.. Ama, ölçülü duracak. Mü'minin mü'mine üç günden ziyade dargın durması yasaktır. Günaha düşmemek için dargın durmayacak ama; mâdem muzır adam, barıştığı zaman zararı oluyor, dikkat edecek, ihtiyatlı davranacak!..
SORU: Bir seyyidin kötü yolda olması mümkün mü? Hakkı tavsiye etmeyen seyyide nasıl davranılır?
CEVAP: Hak söylenir, hakkı tavsiye et denilir. Çünkü, bu devirde kimin seyyid olduğunu çok iyi bilmemiz mümkün değildir. Herkes çıkıyor, ben seyyidim diyor. Mümkündür, seyyid olabilir; olmayabilir de... Kimin ne olduğunu bilmiyoruz. Yanlış yolda ise doğru yola gelmesi için nasihat edilir. Yanlış söz söylüyorsa, dinlemeye gerek olmaz.
SORU: Babamın kötü huylarını bırakması için dua eder misiniz?
CEVAP: Tabii, biz kötü insanların, günahkârların iyi insan olmasını, hidayete ermesini isteriz daimâ... Ama, asıl o kötü insanın kendisinin işi bu... Yâni, o insan eğer Allah'ın sevdiği bir duruma kendisi gelmezse, başkasının ona dua etmesi tesir etmez. Kendisinin zihniyetinde değişiklik olması lâzım!..
Onun için biz dua ederiz, onun iyiliğini temenni ediyoruz, Allah hidâyet versin... Allah şaşıranları doğru yola hidâyet eylesin... Şu vatanın evlâtları hepsi müslüman çocuklarıydı ama, şaşırdılar. Memleket sanki gayrimüslim memleketi gibi... Giyim, kuşam, yeme, içme, içki, kumar, eğlence vs. bakımından bir gâvur diyarından farkı kalmadı. Bütün haramlar yapılabiliyor, Allah'ın farzlarında ihmal edilebiliyor, kimse de bir şey demiyor.
Bunların söylenmesi lâzım!.. Günahkârlara yapmayın diye ikaz etmek lâzım!.. Devamlı bir çalışma içinde olmak lâzım!.. O kişilere bunları söyleyen olmazsa, kendilerinin de bu işi anlaması zor olur.
Birisi birisine misafirliğe gitmiş. Alış-veriş ediyorlar. Seyyar pazarlamacıymış. Akşam olmuş gittiği köyde... Otel filân da yok... O müşterisi demiş ki:
"--Bizim evde yat!"
"--Peki, kabul ettim, yatayım!" demiş.
Hazırlanmış, abdest almış. Sormuş:
"--Seccadeniz var mı?.."
"--Yok..."
"--Kıble ne tarafta?.."
"--Bilmiyorum..."
"--Vallàhi kıblenin ne tarafta olduğunu bile bilmeyen bir insanın evinde kalmam!.. Sokakta yatarım, kalmam!.." demiş.
"--Yâhu etme, eyleme..."
"--Yok!.." demiş. Almış çantasını, yemin de ettiği için evden çıkmış gitmiş.
Bu ev sahibine öyle tesir etmiş ki!.. "Yâhu, bu adam haklı... Hakîkaten ben ne biçim insanım?.. Evde seccâde yok, kıblenin tarafını bile bilmiyorum." demiş, tevbekâr olmuş, doğru yola gelmiş.
Tabii, biraz da böyle müslüman, yanlışların karşısında aktivite gösterecek, söz söyleyecek, ikaz edecek ki, kötüler de hatâsını anlasın, düzeltsin. O çalışmayı yapmak lâzım!..
CEVAP: Hayır!.. İyi insanlar tarafından sevilmemek tehlikelidir. Yoksa, peygamberleri bile sevmeyen insanlar çıkmıştır. İnsanlar tarafından sevilmemek bir ölçü değildir. Firavun ve avanesi Mûsâ (AS)'ı sevmediler. Mühim değil... İyi insanlar sevmezse, o zaman fenâ...
İbrâhim (AS)'ı kavminden kimse sevmedi. Üvey babası bile sevmedi. Herkes düşman oldu, ateşe atmağa kalktılar. İnsanların sevgisi önemli değil, Allah'ın sevgisi önemli!.. Sen Kur'an yolunda yürü, Rasûlüllah'ın yolunda yürü; isterlerse sevsinler, istemezlerse sevmesinler! İnsanların sevmesi önemli değil...
SORU: Bir insanın çok mizah yapması, çok gülmesi, insanları hafife alarak konuşması, Allah tarafından sevilmediğinin bir belirtisi olabilir mi?
CEVAP: Bunlar gaflet alâmetidir. Gaflet tehlikeli bir şeydir. Mizah yapmayı tavsiye etmiyor Peygamber Efendimiz... Çok gülmeyi de tavsiye etmiyor. Hümeze Sûresinde, insanlarla alay etmemekle emrolunuyoruz. Alay etmek, hafife almak iyi huylar değildir. Bunları bırakmak lâzım!..
Tabii, bunları yapıyorsa, şeytanın eline tutulmuş demektir. Şeytan'dan yakayı kurtarması lâzım! Bu haliyle, Allah sevmiyor sayılabilir. Devamlı sevmeyecek demek değil ama, bunlar iyi huylar değil...
SORU: Bizim oturduğumuz binada bir aile var; İslâm'dan habersiz, kötü huylu... Bu aile ile ilişkilerimiz nasıl olmalı?..
CEVAP: Selâmlaşırsınız. Kötülüğe karşı iyilikle mukabele edersiniz. Hediyeleşme, tebrik ve sâir fırsatlardan istifade ederek, yavaş yavaş ölçülü bir tarzda ona kendinizi sevdirmeğe, saydırmağa çalışırsınız.
SORU: Hangi durumlarda selâm vermemek daha uygundur?
CEVAP: Günah işleyen bir insana selâm verilmez. Bunun dışında Kur'an okuyan, vaaz veren, namaz kılan, abdest alan, yemek yiyen insana selâm verilmez. Çünkü meşguldür. O zamanlar selâm alma mecburiyeti de yoktur.
Diğer zamanlarda, müslümanın bildiğine bilmediğine selâm vermesi sevaptır. Konya'da Hacı Veyiszâde'nin (Allah mekânını cennet eylesin) bir menkabesini duymuştum: Çarşıya gidermiş; sağa, sola, önüne, yanına, bildiğine, bilmediğine "Esselâmü aleyküm!.. Esselâmü aleyküm!.. Esselâmü aleyküm!.." diye selâm vere vere gidermiş. Bu, Abdullah ibn-i Ömer RA gibi hareket etmek oluyor.
Abdullah ibn-i Ömer bir keresinde diyor ki, sahabeden bir arkadaşına:
"--Kalk çarşıya gidelim!.."
O da kuşkulu kuşkulu bakıyor, diyor ki:
"--Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu, hâlini bilirim. Sen çarşı pazarı pek sevmezsin. Orda yalan yere yemin edilir, eksik tartılır, aldatmaca filân olur... Çarşı pazar şeytanın çok dolaştığı yerdir. Sen niye çarşıya, pazara gitmek istiyorsun; anlat bakalım!.." diyor.
Abdullah ibn-i Ömer RA diyor ki:
"--İnsan çoktur; selâm veririz, sevap kazanırız." diyor.
Bilmediğine de selâm vermek ve böylece sevap kazanmak lâzım!.. Ama günah işliyorsa veya müslüman değilse; o zaman selâm verilmez.
SORU: Akrabamız bize dargın... Barıştığımız zaman zararı dokunuyor; ne yapmalıyız?
CEVAP: Barışacak, çünkü dargın durmak haram!.. Ama, ölçülü duracak. Mü'minin mü'mine üç günden ziyade dargın durması yasaktır. Günaha düşmemek için dargın durmayacak ama; mâdem muzır adam, barıştığı zaman zararı oluyor, dikkat edecek, ihtiyatlı davranacak!..
SORU: Bir seyyidin kötü yolda olması mümkün mü? Hakkı tavsiye etmeyen seyyide nasıl davranılır?
CEVAP: Hak söylenir, hakkı tavsiye et denilir. Çünkü, bu devirde kimin seyyid olduğunu çok iyi bilmemiz mümkün değildir. Herkes çıkıyor, ben seyyidim diyor. Mümkündür, seyyid olabilir; olmayabilir de... Kimin ne olduğunu bilmiyoruz. Yanlış yolda ise doğru yola gelmesi için nasihat edilir. Yanlış söz söylüyorsa, dinlemeye gerek olmaz.
SORU: Babamın kötü huylarını bırakması için dua eder misiniz?
CEVAP: Tabii, biz kötü insanların, günahkârların iyi insan olmasını, hidayete ermesini isteriz daimâ... Ama, asıl o kötü insanın kendisinin işi bu... Yâni, o insan eğer Allah'ın sevdiği bir duruma kendisi gelmezse, başkasının ona dua etmesi tesir etmez. Kendisinin zihniyetinde değişiklik olması lâzım!..
Onun için biz dua ederiz, onun iyiliğini temenni ediyoruz, Allah hidâyet versin... Allah şaşıranları doğru yola hidâyet eylesin... Şu vatanın evlâtları hepsi müslüman çocuklarıydı ama, şaşırdılar. Memleket sanki gayrimüslim memleketi gibi... Giyim, kuşam, yeme, içme, içki, kumar, eğlence vs. bakımından bir gâvur diyarından farkı kalmadı. Bütün haramlar yapılabiliyor, Allah'ın farzlarında ihmal edilebiliyor, kimse de bir şey demiyor.
Bunların söylenmesi lâzım!.. Günahkârlara yapmayın diye ikaz etmek lâzım!.. Devamlı bir çalışma içinde olmak lâzım!.. O kişilere bunları söyleyen olmazsa, kendilerinin de bu işi anlaması zor olur.
Birisi birisine misafirliğe gitmiş. Alış-veriş ediyorlar. Seyyar pazarlamacıymış. Akşam olmuş gittiği köyde... Otel filân da yok... O müşterisi demiş ki:
"--Bizim evde yat!"
"--Peki, kabul ettim, yatayım!" demiş.
Hazırlanmış, abdest almış. Sormuş:
"--Seccadeniz var mı?.."
"--Yok..."
"--Kıble ne tarafta?.."
"--Bilmiyorum..."
"--Vallàhi kıblenin ne tarafta olduğunu bile bilmeyen bir insanın evinde kalmam!.. Sokakta yatarım, kalmam!.." demiş.
"--Yâhu etme, eyleme..."
"--Yok!.." demiş. Almış çantasını, yemin de ettiği için evden çıkmış gitmiş.
Bu ev sahibine öyle tesir etmiş ki!.. "Yâhu, bu adam haklı... Hakîkaten ben ne biçim insanım?.. Evde seccâde yok, kıblenin tarafını bile bilmiyorum." demiş, tevbekâr olmuş, doğru yola gelmiş.
Tabii, biraz da böyle müslüman, yanlışların karşısında aktivite gösterecek, söz söyleyecek, ikaz edecek ki, kötüler de hatâsını anlasın, düzeltsin. O çalışmayı yapmak lâzım!..
Müslüman virüs pornoyla savaşıyor!!!
Yusufali virüsü internette pornoyla savaşıyor. Müslüman bir bilgiyasarcının geliştirdiği virüs bilgisayara zarar vermiyor...
Bir Türk hacker tarafından internette yayılan Zotob virüsünün ardından şimdi de Yusufali virüsü sanal alemde hızla yayılıyor. Ancak bir Müslüman Hacker'in geliştirdiği bu virüs, hemcinslerinin aksine bilgisayarlara zarar vermiyor, sadece erotik sitelerde gezmeyi seven kullanıcıları ayetlerle 'çileden çıkarıyor'.
Müslüman bir bilgisayar korsanı tarafından yazıldığı zannedilen virüs, bakın porno severleri nasıl dize getirip, dine çağırıyor: Virüslü bilgisayar kulananan bir kişi internette erotik içerikli sitelere girmeye kalktığında, Yusufali buna izin vermeyip ekrana Kur'andan ayetler geliyor.
"Seks, erotik, porno" gibi kelimeleri tanıyan Yusufali bu kelimeleri içeren siteyi tespit ettiği anda, "Allah sizin her hareketinizi görür" cümlelerini içeren ayetleri ekranı kaplayacak şekilde görüntülüyor.
Dünyanın önde gelen internet güvenlik şirketlerinden Sophos'tan Graham Cululey, "ilk defa bu tip bir 'ahlak zabıtası' virüs ile karşılaşıyoruz. Virüsü yazan kişinin amacının bunu yasak pornoya karşı sanal cihat ilan etmek olduğunu söyleyebiliriz" dedi.
Bir Türk hacker tarafından internette yayılan Zotob virüsünün ardından şimdi de Yusufali virüsü sanal alemde hızla yayılıyor. Ancak bir Müslüman Hacker'in geliştirdiği bu virüs, hemcinslerinin aksine bilgisayarlara zarar vermiyor, sadece erotik sitelerde gezmeyi seven kullanıcıları ayetlerle 'çileden çıkarıyor'.
Müslüman bir bilgisayar korsanı tarafından yazıldığı zannedilen virüs, bakın porno severleri nasıl dize getirip, dine çağırıyor: Virüslü bilgisayar kulananan bir kişi internette erotik içerikli sitelere girmeye kalktığında, Yusufali buna izin vermeyip ekrana Kur'andan ayetler geliyor.
"Seks, erotik, porno" gibi kelimeleri tanıyan Yusufali bu kelimeleri içeren siteyi tespit ettiği anda, "Allah sizin her hareketinizi görür" cümlelerini içeren ayetleri ekranı kaplayacak şekilde görüntülüyor.
Dünyanın önde gelen internet güvenlik şirketlerinden Sophos'tan Graham Cululey, "ilk defa bu tip bir 'ahlak zabıtası' virüs ile karşılaşıyoruz. Virüsü yazan kişinin amacının bunu yasak pornoya karşı sanal cihat ilan etmek olduğunu söyleyebiliriz" dedi.
2 Mayıs 2007
ALLAH Teâlâ’yı seven ve ALLAH Teâlâ tarafından da sevilen ve günahları mağfiret olunan bir kul olabilmek için tek çare: Resûlullah (S.A.V.) Efendimize ittibadır, O’nu sevmek ve O’na itaat etmektir. Öyle değil mi ya... Bir devlet başkanına muhabbet ve itaatta bulunan bir kimse, O’nun elçisine, memuruna da itaat ve hürmette bulunur. Bunun aksine hareket etmek o devlet başkanına karşı da bir isyan değil midir? Artık bir insan nasıl olur da ALLAH Teâlâ’ya muhabbet iddiasında bulunduğu halde, O’nun gönderdiği Resûlüne isyan eder, O’na cephe alır.
Ayrıca Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimize muhalefet etmekten sakındırmıştır. Şöyle ki:
“Ey mü’minler! Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki ALLAH bilmektedir. Bu sebeple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elem verici bir azab isabet etmesinden sakınsınlar”
Ayrıca bu ayet-i kerime: Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimize sadece ismiyle hitap etmenin veya kendisinden bahsederken sırf ismini söylemenin, ümmetlik terbiyesi ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Böyle durumlarda O’nun ismi ile beraber Peygamber, Nebî, Resûl, Resûlullah, Resûl-i Ekrem, Peygamber Efendimiz, Habîbullah... gibi O’nu anlatan ve O’na saygımızı ifade eden sıfat ve unvanları da söylemek yerinde olur. Ayrıca, ALLAH Teâlâ’nın, Ahzab sûresi: 56. âyet-i kerimesindeki emri uyarınca biz Müslümanların: “Muhammed” ismi söylenince, “ALLAH’ın salât ve selâmı O’nun üzerine olsun” anlamına gelen “Sallâllahu Aleyhi ve Sellem” dememiz de O’na olan saygımızın bir gereğidir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizi hayatımızın her noktasında kendimize örnek edinmeliyiz. O’nu örnek almak: O’nun getirdiği inanç sistemine sahip çıkmak ve hayatımıza tatbik etmemizle mümkün olacaktır. Bildiğiniz gibi O yaşayan bir Kur’an-ı Kerim’di. O’nun getirdiği değerleri tatbik edenler Kur’an-ı Kerim’in emirlerini yerine getiriyor anlamıyla eşdeğerdi.
İşte bundan dolayıdır ki, biz mü’minler her yıl O’nun doğum yıldönümünü büyük bir dinî heyecanla karşılar, O’nun yüksek ahlâkını, fazilet ve kemalini dile getirmek ve O’nun hayat veren Sünnet-i Seniyyesine uymayı birbirimize tavsiye etmekle, bu mutlu günü kutlarız.
Yalnız bir hususu hatırlatalım ki: Muazzez, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğumunu anarken ne yapacağız? Hz.Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimizin doğumunu anarken, bazı yerlerde olduğu gibi yalnız mevlid okumak, kaside ve ilâhiler söyleyip kandil simitleri dağıtmakla mı yetineceğiz? Elbette bunlar da güzel adetlerdir. Fakat bunlar yeterli değildir, O’nun doğumunu anmak bu, değildir.
Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimizin doğumunu anmaktan gaye, yalnız kasîde ve ilâhiler söylemek ve bazı yerlerde olduğu gibi tatlılar dağıtmaktan ibaret değildir. O’nun doğumunu anmaktan asıl gaye, cihanşümûl olan nübüvvet ve risâletini, imanını, ALLAH’a olan bağlılığını, yüksek ahlâkını, insanlık ve merhametini, insaf ve adaletini, sabır ve sebatını, kerem ve cömertliğini, kanaat ve zühdünü anmak ve bütün bunlarda kendisine uyma azmini tazelemek, yüksek ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışmaktır.
Ayrıca Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimize muhalefet etmekten sakındırmıştır. Şöyle ki:
“Ey mü’minler! Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki ALLAH bilmektedir. Bu sebeple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elem verici bir azab isabet etmesinden sakınsınlar”
Ayrıca bu ayet-i kerime: Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimize sadece ismiyle hitap etmenin veya kendisinden bahsederken sırf ismini söylemenin, ümmetlik terbiyesi ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Böyle durumlarda O’nun ismi ile beraber Peygamber, Nebî, Resûl, Resûlullah, Resûl-i Ekrem, Peygamber Efendimiz, Habîbullah... gibi O’nu anlatan ve O’na saygımızı ifade eden sıfat ve unvanları da söylemek yerinde olur. Ayrıca, ALLAH Teâlâ’nın, Ahzab sûresi: 56. âyet-i kerimesindeki emri uyarınca biz Müslümanların: “Muhammed” ismi söylenince, “ALLAH’ın salât ve selâmı O’nun üzerine olsun” anlamına gelen “Sallâllahu Aleyhi ve Sellem” dememiz de O’na olan saygımızın bir gereğidir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizi hayatımızın her noktasında kendimize örnek edinmeliyiz. O’nu örnek almak: O’nun getirdiği inanç sistemine sahip çıkmak ve hayatımıza tatbik etmemizle mümkün olacaktır. Bildiğiniz gibi O yaşayan bir Kur’an-ı Kerim’di. O’nun getirdiği değerleri tatbik edenler Kur’an-ı Kerim’in emirlerini yerine getiriyor anlamıyla eşdeğerdi.
İşte bundan dolayıdır ki, biz mü’minler her yıl O’nun doğum yıldönümünü büyük bir dinî heyecanla karşılar, O’nun yüksek ahlâkını, fazilet ve kemalini dile getirmek ve O’nun hayat veren Sünnet-i Seniyyesine uymayı birbirimize tavsiye etmekle, bu mutlu günü kutlarız.
Yalnız bir hususu hatırlatalım ki: Muazzez, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğumunu anarken ne yapacağız? Hz.Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimizin doğumunu anarken, bazı yerlerde olduğu gibi yalnız mevlid okumak, kaside ve ilâhiler söyleyip kandil simitleri dağıtmakla mı yetineceğiz? Elbette bunlar da güzel adetlerdir. Fakat bunlar yeterli değildir, O’nun doğumunu anmak bu, değildir.
Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimizin doğumunu anmaktan gaye, yalnız kasîde ve ilâhiler söylemek ve bazı yerlerde olduğu gibi tatlılar dağıtmaktan ibaret değildir. O’nun doğumunu anmaktan asıl gaye, cihanşümûl olan nübüvvet ve risâletini, imanını, ALLAH’a olan bağlılığını, yüksek ahlâkını, insanlık ve merhametini, insaf ve adaletini, sabır ve sebatını, kerem ve cömertliğini, kanaat ve zühdünü anmak ve bütün bunlarda kendisine uyma azmini tazelemek, yüksek ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışmaktır.
BEŞ MEZAR TAŞI
İNİŞİ OLMAYAN BİR YOKUŞTU TIRMANDIKLARI
ELLERİ BAĞLI,GÖZLERİ NEMLİ,YALIN AYAKTILAR
KİMSEDEN KAÇMIYORLARDI ASLINDA
KİMSE DE ŞİKAYETÇİ DEĞİLDİ ONLARDAN
HEPSİNİN SUÇU AYNIYDI KARA DOSYADA
DELİ GİBİ SEVMİŞLERDİ KARŞILIK BEKLEMEDEN
AŞKA KOŞUYORLARDI YALIN AYAK...
TIMARHANEDEN DE BİR HAYLİ UZAKLAŞMIŞLARDI
UZUN BİR YOL BEKLİYORDU ONLARI
DÖNÜŞÜ OLMAYAN TOPRALI BİR YOL
HÜSRANI UNUTUP CESARETE DALMIŞLARDI
ÖLÜMÜ DAHİ GÖZE ALMIŞ GİBİ
HİÇBİRŞEY OLMAMIŞ GİBİ GÜLÜYORLARDI
HERŞEYE RAĞMEN ^^ALLAH BİR^^ DİYORLARDI
TEPKİ VERMEDİLER YERE YIĞIDIKLARINDA
VE BEŞ MEZAR TAŞI DAHA DİKİLDİ AŞK İÇİN...
İNİŞİ OLMAYAN BİR YOKUŞTU TIRMANDIKLARI
ELLERİ BAĞLI,GÖZLERİ NEMLİ,YALIN AYAKTILAR
KİMSEDEN KAÇMIYORLARDI ASLINDA
KİMSE DE ŞİKAYETÇİ DEĞİLDİ ONLARDAN
HEPSİNİN SUÇU AYNIYDI KARA DOSYADA
DELİ GİBİ SEVMİŞLERDİ KARŞILIK BEKLEMEDEN
AŞKA KOŞUYORLARDI YALIN AYAK...
TIMARHANEDEN DE BİR HAYLİ UZAKLAŞMIŞLARDI
UZUN BİR YOL BEKLİYORDU ONLARI
DÖNÜŞÜ OLMAYAN TOPRALI BİR YOL
HÜSRANI UNUTUP CESARETE DALMIŞLARDI
ÖLÜMÜ DAHİ GÖZE ALMIŞ GİBİ
HİÇBİRŞEY OLMAMIŞ GİBİ GÜLÜYORLARDI
HERŞEYE RAĞMEN ^^ALLAH BİR^^ DİYORLARDI
TEPKİ VERMEDİLER YERE YIĞIDIKLARINDA
VE BEŞ MEZAR TAŞI DAHA DİKİLDİ AŞK İÇİN...
Şeriata Sövenler
Birkaç tane kendini bilmez çıkmış meydana ve “Kahrolsun Şeriat” diye bağırmışlar.
Bu habere üzülüp de beni haberdar edene “Üzülme, çünkü sizin sevdiğiniz şeriatla onların sövdüğü şeriat aynı değil. Siz İslam’ı seviyorsunuz. Onlar da İslam’ı seviyor.
Onların elebaşları batılı ateistlerin muharref Hıristiyanlık için geliştirdiği sövgüleri terceme edip “Hıristiyanlık” kelimesinin yerine “Şeriat” kelimesini yerleştiriveriyorlar. Ateistlerin, Hıristiyanlık için çizdiği resmin altına bizimkiler “Şeriat” adını yazıveriyorlar.
Amerika’da profesör, öğrencisine niçin ateist olduğunu sormuş o da “Tanrının üçlüğüne kafam yatmadı ben de üçünü de inkar ettim” demiş. Yanında oturan Türk öğrenciye sormuş sen niçin ateist oldun? “Ben de aynı gerekçelerle” diyerek kara cahilliğini ortaya koyuvermiş. Bunları bilgilendirmek lazım.
Bunları bilgilendirmek için yanlarına varan gönül insanı, eli değnekli, asık suratlı, çatık kaşlı, yılan dilli olursa o öğretmen Ferhat gibi gayreti olsa da karşısındakinin taş bağrından bir damla su çıkartamaz.
Şeriat konusunda Hacı Bektaşı Veli’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Feridüddini Atar’ın, Ahmet Yesevi’nin, İsmet İnönü’nün Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in görüşlerini naklettim buyurun:
Hacı Bektaşı Veli diyor ki:
Şeriatın birinci emri İman etmektir.
İkinci emri İlimdir. Üçüncü emri namaz kılmaktır, oruç tutmaktır, zekat vermektir, imkanı varsa Hacca gitmektir, cünüp olunca yıkanmaktır.
Dördüncü emri haramdan sakınmak, faizi haram bilmektir. Beşinci emri nikahla evlenmektir. Altıncı emri kadınların aybaşı halinde ve loğusa halinde cinsi münasebetten kaçınmaktır. Yedinci emri Peygamberin sünnetine uyan cemaate katılmaktır. Sekizinci emri Şefkattir. Dokuzuncu emri temiz yemek, temiz giymektir. Onuncu emri iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaktır. (Hacı Bektaşı Veli, Makalat üçüncü bölüm)
Hasan Ali Yücel de şöyle diyor:
“Bir ayrı nizam; odur şeriat.
Bilmez, aramaz yalın hakikat.
Ahkâmı kuran Odur beşerde,
Mi’yarı koyan Odur hayr u şerde.”
(Hasan Ali Yücel, Allah Bir, Türk Tarik Kurumu Basımevi 1961)
Mevlana ise gönül göklerine çıkarıyor:
“Parlak şeriatın hükmü olmasaydı herkes yanındakini parça parça ederdi.” (Mesnevi, Prof. Amil Çelebioğlu terc. 5/1218)
“Şeriat Hak ile şerri, hileyi giderir. Şeytanı huccet şişesinde hapseder.” (Mesnevi, Prof. Amil Çelebioğlu terc. 5/1219)
“Ya şehadetinden veya yemininden dönmesiyle fodul şeytanı şişede mahpus eder.” (Mesnevi, Prof. Prof. Amil Çelebioğlu terc. (Mesnevi, Amil Çelebioğlu terc. 5/1220)
“Şeriat iki zıttı razı eden bir teraziye benzer. Şaka ile ciddi olanı, hak ile batılı ayıt eder.” (Mesnevi, Prof. Amil Çelebioğlu terc. 5/1221)
“Cismani olan/materyalistler, Müslümanların din ve şeriat kalelerine saldırırlar. Bu saldırmaları o insanlardan tertemiz çocuklar yetişmesin diye gayb kalelerini zaptetmek içindir.” (Mesnevi, Tahirül Mevlevi tercümesi 14843-4)
“Ey akıl sahibi, Şeriatın beğenmediği şeyin etrafında dolaşma. Sana göre uygun olsa da kendi başına iş yapma. Cenabı Hak neyi haram etmişse ondan uzak dur. Şeriattan öteye adım atarsan sapıklığa düşer ıstırap ve elem duyarsın” (Feridüddin Attar, Pendname)
Dünyanın dikkatle izlediği İbni Haldun ise şöyle der: “Şeriatlar tanıklık ettiği gibi Tanrının yaratıklarını ve kullarını idare etmek üzere koyduğu hüküm ve kanunları da insanlar için hayırdır, onların menfeat ve işlerine uygundur.”
“Çünkü yalnız beşeri olan hükümler bilgisizlikten ve şeytani olan arzu ve heveslere uymaktan ibarettir.” (İbni Haldun, Mukaddime 134, M. E.Bak. tercümesi 1/366)
Buyurun Ahmet Yeseviyi dinleyin:
Tarikate şeriatsiz kirgenlerni
Şeytan kilip imanını alur irmiş
Uşbu yolnı pirsiz dava kılğanlarnı
Sersan bolup ara yolda kalur irmiş. (sayfa 216/1)
Tarikate şeriatsiz girenlerin
Şeytan gelip imanını alır imiş.
İşbu yolu pirsiz dava kılanları
Şaşkın olup ara yolda kalır imiş. (Kemal ERASLAN’ın Kültür bakanlığı yayınları arasında çıkan “Ahmet Yesevi, Dîvanı hikmet, seçmeler” 1993 sayfa 217/1)
Şu alemde rüsva bolup kan yutmasang
Şeriatda tarikatda pir tutmasang
Hakikatda canu tendin pak ötmeseng
Ğafletlerdin sini ne dip cüda kılsun (sayfa 140)
Bu alemde rüsva olup kan yutmasan;
Şeriatte, tarikatte pir tutmasan,
Hakikatte candan, tenden tam geçmesen,
Gafletlerden seni ne diye ayırı versin? (Kemal ERASLAN’ın Kültür bakanlığı yayınları arasında çıkan “Ahmet Yesevi, Dîvanı hikmet, seçmeler” 1993 sayfa 141/3)
Yunus Emre ise Şeriat için bakın ne diyor?:
Mumsuz bal’dır Şeriat, tortusuz yağdır tarikat.
Dost için balı yağa ne için katmayalar?
(Yunus Emre Divanı s: 37, Faruk Timurtaş, Kül.Bak.Yay. 1980)
Bu habere üzülüp de beni haberdar edene “Üzülme, çünkü sizin sevdiğiniz şeriatla onların sövdüğü şeriat aynı değil. Siz İslam’ı seviyorsunuz. Onlar da İslam’ı seviyor.
Onların elebaşları batılı ateistlerin muharref Hıristiyanlık için geliştirdiği sövgüleri terceme edip “Hıristiyanlık” kelimesinin yerine “Şeriat” kelimesini yerleştiriveriyorlar. Ateistlerin, Hıristiyanlık için çizdiği resmin altına bizimkiler “Şeriat” adını yazıveriyorlar.
Amerika’da profesör, öğrencisine niçin ateist olduğunu sormuş o da “Tanrının üçlüğüne kafam yatmadı ben de üçünü de inkar ettim” demiş. Yanında oturan Türk öğrenciye sormuş sen niçin ateist oldun? “Ben de aynı gerekçelerle” diyerek kara cahilliğini ortaya koyuvermiş. Bunları bilgilendirmek lazım.
Bunları bilgilendirmek için yanlarına varan gönül insanı, eli değnekli, asık suratlı, çatık kaşlı, yılan dilli olursa o öğretmen Ferhat gibi gayreti olsa da karşısındakinin taş bağrından bir damla su çıkartamaz.
Şeriat konusunda Hacı Bektaşı Veli’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Feridüddini Atar’ın, Ahmet Yesevi’nin, İsmet İnönü’nün Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in görüşlerini naklettim buyurun:
Hacı Bektaşı Veli diyor ki:
Şeriatın birinci emri İman etmektir.
İkinci emri İlimdir. Üçüncü emri namaz kılmaktır, oruç tutmaktır, zekat vermektir, imkanı varsa Hacca gitmektir, cünüp olunca yıkanmaktır.
Dördüncü emri haramdan sakınmak, faizi haram bilmektir. Beşinci emri nikahla evlenmektir. Altıncı emri kadınların aybaşı halinde ve loğusa halinde cinsi münasebetten kaçınmaktır. Yedinci emri Peygamberin sünnetine uyan cemaate katılmaktır. Sekizinci emri Şefkattir. Dokuzuncu emri temiz yemek, temiz giymektir. Onuncu emri iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaktır. (Hacı Bektaşı Veli, Makalat üçüncü bölüm)
Hasan Ali Yücel de şöyle diyor:
“Bir ayrı nizam; odur şeriat.
Bilmez, aramaz yalın hakikat.
Ahkâmı kuran Odur beşerde,
Mi’yarı koyan Odur hayr u şerde.”
(Hasan Ali Yücel, Allah Bir, Türk Tarik Kurumu Basımevi 1961)
Mevlana ise gönül göklerine çıkarıyor:
“Parlak şeriatın hükmü olmasaydı herkes yanındakini parça parça ederdi.” (Mesnevi, Prof. Amil Çelebioğlu terc. 5/1218)
“Şeriat Hak ile şerri, hileyi giderir. Şeytanı huccet şişesinde hapseder.” (Mesnevi, Prof. Amil Çelebioğlu terc. 5/1219)
“Ya şehadetinden veya yemininden dönmesiyle fodul şeytanı şişede mahpus eder.” (Mesnevi, Prof. Prof. Amil Çelebioğlu terc. (Mesnevi, Amil Çelebioğlu terc. 5/1220)
“Şeriat iki zıttı razı eden bir teraziye benzer. Şaka ile ciddi olanı, hak ile batılı ayıt eder.” (Mesnevi, Prof. Amil Çelebioğlu terc. 5/1221)
“Cismani olan/materyalistler, Müslümanların din ve şeriat kalelerine saldırırlar. Bu saldırmaları o insanlardan tertemiz çocuklar yetişmesin diye gayb kalelerini zaptetmek içindir.” (Mesnevi, Tahirül Mevlevi tercümesi 14843-4)
“Ey akıl sahibi, Şeriatın beğenmediği şeyin etrafında dolaşma. Sana göre uygun olsa da kendi başına iş yapma. Cenabı Hak neyi haram etmişse ondan uzak dur. Şeriattan öteye adım atarsan sapıklığa düşer ıstırap ve elem duyarsın” (Feridüddin Attar, Pendname)
Dünyanın dikkatle izlediği İbni Haldun ise şöyle der: “Şeriatlar tanıklık ettiği gibi Tanrının yaratıklarını ve kullarını idare etmek üzere koyduğu hüküm ve kanunları da insanlar için hayırdır, onların menfeat ve işlerine uygundur.”
“Çünkü yalnız beşeri olan hükümler bilgisizlikten ve şeytani olan arzu ve heveslere uymaktan ibarettir.” (İbni Haldun, Mukaddime 134, M. E.Bak. tercümesi 1/366)
Buyurun Ahmet Yeseviyi dinleyin:
Tarikate şeriatsiz kirgenlerni
Şeytan kilip imanını alur irmiş
Uşbu yolnı pirsiz dava kılğanlarnı
Sersan bolup ara yolda kalur irmiş. (sayfa 216/1)
Tarikate şeriatsiz girenlerin
Şeytan gelip imanını alır imiş.
İşbu yolu pirsiz dava kılanları
Şaşkın olup ara yolda kalır imiş. (Kemal ERASLAN’ın Kültür bakanlığı yayınları arasında çıkan “Ahmet Yesevi, Dîvanı hikmet, seçmeler” 1993 sayfa 217/1)
Şu alemde rüsva bolup kan yutmasang
Şeriatda tarikatda pir tutmasang
Hakikatda canu tendin pak ötmeseng
Ğafletlerdin sini ne dip cüda kılsun (sayfa 140)
Bu alemde rüsva olup kan yutmasan;
Şeriatte, tarikatte pir tutmasan,
Hakikatte candan, tenden tam geçmesen,
Gafletlerden seni ne diye ayırı versin? (Kemal ERASLAN’ın Kültür bakanlığı yayınları arasında çıkan “Ahmet Yesevi, Dîvanı hikmet, seçmeler” 1993 sayfa 141/3)
Yunus Emre ise Şeriat için bakın ne diyor?:
Mumsuz bal’dır Şeriat, tortusuz yağdır tarikat.
Dost için balı yağa ne için katmayalar?
(Yunus Emre Divanı s: 37, Faruk Timurtaş, Kül.Bak.Yay. 1980)
30 Nisan 2007
Tevbe Etmek için neyi bekliyoruz
Tevbe Etmek için neyi bekliyoruz, bunları mı ?!?
Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):
"Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!" buyurmuşlardı.
(Yanındakiler:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı:
-Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse,
-Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,
-Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.
-Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;
-Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;
-Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.
-Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;
-(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren
zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği;
-(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;
-İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;
-(San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;
-Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin."
Tirmizi, Fiten 39, (2211).
Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):
"Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!" buyurmuşlardı.
(Yanındakiler:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı:
-Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse,
-Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,
-Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.
-Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;
-Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;
-Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.
-Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;
-(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren
zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği;
-(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;
-İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;
-(San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;
-Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin."
Tirmizi, Fiten 39, (2211).
Kelime–i Tevhid
Kelime–i Tevhid
Okunuşu: "Lâ ilâhe İllellâh, Muhammedün Rasûlüllah."
Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir."
Kelime-i Şehadet
Okunuşu: "Eşhedu en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh."
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.)
Allah'ın kulu ve Peygamberidir."
İman esasları, topluca ve özet olarak hem Kelime-i Tevhid, hem de Kelime-i Şehadette ifade edilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Peygamber olduğuna inanmak, O'nun Allah tarafından getirip haber verdiği her şeyin doğru ve gerçek olduğuna inanmayı gerektirir. Bu sebeple bir insan, Kelime-i Tevhid veya Kelime-i Şehadetten birini dili ile söyler, kalbi ile de inanırsa İslâm Dini'ne girmiş olur.
Ancak, müslümanın bu kadarla yetinmeyip, İman esaslarını ayrıntıları ile öğrenmesi ve hepsine ayrı ayrı inanması gerekir.
İMAN ESASLARI
İman'ın Esasları Nelerdir
Ayrıntılı olarak inanılması gereken iman esasları altıdır. Bunlara iman'ın şartları da denir.
İman'ın Şartları
1– Allah'a,
2– Allah'ın Meleklerine,
3– Allah'ın Kitaplarına,
4– Allah'ın Peygamberlerine,
5– Ahiret Gününe,
6– Kadere; İster iyi, ister kötü olsun, evrendeki her şeyin ve her olayın Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğine,
İnanmaktır.
ALLAH'A İMAN
Allah'a Niçin ve Nasıl İnanırız
İmanın altı şartından birincisi Allah'a inanmaktır. Akıl sahibi olan ve erginlik çağına gelen her insanın ilk ve en önemli görevi, Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaktır.
Çevremize baktığımız zaman, hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığını görürüz. Güzel bir sanat eseri, bunu yapan bir sanatkârının bulunduğunu gösterir. Meselâ; kullandığımız saati yapan bir sanatkâr, oturduğumuz binayı yapan bir usta yok mudur? Şüphesiz ki vardır. Bunların kendiliğinden meydana geldiğini akıl kabul eder mi? Elbette etmez.
Öyle ise; çok ince bir plâna göre kurulan ve mükemmel bir düzen içinde işleyen uçsuz bucaksız kâinatı ve en güzel sanat eseri olan insanı da bir yaratan vardır. İşte bu yaratıcı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan "Allah"tır. Evren, Allah'ın varlığını; evrende görülen ahenk ve mükemmel düzen de Allah'ın birliğini göstermektedir.
O halde, ilk görevimiz, bizi yaratan ve yaşatan Allah'a inanmak, O'na gönülden bağlanmaktır.
Allah'a Şöyle İnanırız
Allah vardır ve birdir. Ondan başka tanrı yoktur.
Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. O, her zaman vardı, sonsuza kadar da var olacaktır.
Allah varlıklardan hiçbirine benzemez. O'nun eşi ve benzeri yoktur. Varlığı kendindendir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O'na muhtaçtır.
Allah diridir, her şeyi bilir, her şeyi işitir ve her şeyi görür. Kalbimizden geçenleri de bilmektedir.
Allah irade sahibidir, diler ve dilediğini yapar. Onun kudreti sonsuzdur, her şeye gücü yeter.
Allah yaratıcıdır, dilediğini yoktan var eder, dilediğini de yok eder. Evrende ne varsa hepsini O yaratmıştır.
Allah harflere ve sese gerek olmadan söyler. Sözünü Peygamberlerine duyurmuş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim Allah'ın sözüdür.
Allah, merhameti sonsuz, bağışlaması bol Yüce bir varlıktır. Bize hayat veren, sayılamıyacak kadar nimetler bahşeden O'dur.
O, bizi yarattıktan sonra da yalnız bırakmamış, peygamberler göndererek dünyada ve ahirette mutlu olmanın nurlu yolunu göstermiştir.
Allah'a böyle doğru olarak inanan ve ona gönülden bağlanan insan, varlıklar arasındaki şerefli yerini almış, gerçek değerini kazanmış olur. Bu inanç, insanın kalbini her türlü kötü düşüncelerden temizler, iyi düşünce ve güzel huylarla süsler.
İnsan, hiç kimsenin görmediği yerlerde bile ahlâka aykırı davranışlardan sakınır. Çünkü, Allah'ın her şeyi gördüğüne ve bildiğine inanır. Allah'a iman, her türlü iyiliğin kaynağıdır.
Tevhid İnancı
İslâmın temeli, tevhid inacıdır. Tevhid, Allah'ın birliği demektir.
Kur'an-ı Kerim'de bu konu şöyle açıklanmıştır:
«Sizin Tanrınız, tek bir Tanrıdır. Ondan başka tanrı yoktur.» (3)
Evet Allah birdir, O'ndan başka tanrı yoktur. O, eşi, benzeri ve ortağı olmayan tek varlıktır. Doğmamış ve doğurmamıştır.
Gördüğümüz ve göremediğimiz bütün varlıkları yaratan, yoktan var eden Allah'tır. O, yaratıcı olarak da tek'dir. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Allah, hiçbir kusur ve eksikliği bulunmayan, en üstün niteliklere sahip olan çok Yüce bir varlıktır. İbadet yalnız O'na yapılır. O'ndan başkasına ibadet edilmez. Tevhid (Allah'ın birliği) inancı ihlâs sûresinde şöyle açıklanmıştır:
«Deki o Allah birdir.
Allah Sameddir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O'na muhtaçtır.)
O, doğurmamış ve doğurulmamıştır.
Hiçbir şey O'na denk değildir.» (4)
Allah'ın birliği inancı, kalbleri aynı amaç etrafında birleştiren, müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlayan önemli bir güçtür.
Allah Sevgisi
Allah, bize görmek için gözler, işitmek için kulaklar, konuşan dil, çeşitli işler yapabilen eller ve yürüyen ayaklar vermiş; bizi akıl ve zekâ ile donatarak, varlıklar arasında çok üstün bir durumda yaratmıştır.
Sağlık ve mutluluk içinde yaşayabilmemiz için yeryüzünü çeşitli nimetlerle donatmış, teneffüs ettiğimiz havadan içtiğimiz suya kadar her türlü ihtiyacımız karşılanmıştır.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz." (5)
İnsan, kendisine iyilik edenleri sever. Öyle ise, en çok sevmemiz gereken varlık, Allah'tır. Çünkü O'nun bize olan iyilikleri sayılamayacak kadar çoktur. Biz de Allah'ımızı çok sevmeliyiz. Sevgi, sadece sözle olmaz. İnsan, sevdiğine saygı gösterir, sevdiğinin hoşlanmayacağı bir şeyi yapmaz. Allah sevgisi, O'nun mübarek adını saygı ile anmak, bize emrettiği ibadet görevlerini seve-seve yapmak ve yasak ettiği şeylerden sakınmakla olur.
Böyle yaparsak, Allah da bizi sever ve dünyadaki nimetlerden çok daha fazlasını bize ahirette verir.
Bir insan için en büyük mutluluk, Allah'ın sevdiği kişilerden olmaktır.
Gerçek İman Sahibi Bir Genç...
Hazreti Ömer, halifeliği zamanında sütçülerin süte su katmasını yasaklamış ve bu emrini her tarafa duyurmuştu. Şehrin asayişini kontrol etmek için bir gece Medine'de dolaşırken yoruldu ve biraz dinlenmek üzere bir evin duvarına yaslandı. Evin içinde anne ile kızı arasında geçen şu konuşmayı duydu:
Anne:
– Haydi kızım: kalk da sütlere biraz su katıver.
Kız:
– Halifenin sütlere su katılmasını yasakladığını bilmiyor musun?
Anne:
– Evet biliyorum.
Kız:
– Öyle ise Halifenin yasakladığı işi nasıl yapabilirim?
Anne:
– Kalk da su koy şu sütlere, Ömer seni nereden görecek?
Kız:
– Ömer görmez ama Rabbim görür. Vallahi ben O'nun göreceği yerde yapmadığım bir işi görmediği yerde de yapmam.
Hazreti Ömer, bu konuşmaları dinledikten sonra evine döndü. İyi bir din terbiyesi görmüş bu yüksek ahlâklı fakir kızı oğlu Âsım ile evlendirdi. (6)
İşte Allah inancının insanın davranışlarındaki olumlu etkisi...
MELEKLERE İMAN
Melekler Nasıl Birer Varlıktır
İmanın şartlarından ikincisi meleklere inanmaktır. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onlar yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur.
Melekler, Allah'ın sevgili kullarıdır. Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirirler, hiç günah işlemezler.
Yüce Allah, varlıkları çeşitli şekillerde yaratmıştır. Bunlardan kimisi bizim görebileceğimiz, kimisi de göremiyeceğimiz şekildedir. İnsan, bazı varlıkları göremiyor. Çünkü, insanın gözü her şeyi görebilecek durumda yaratılmamıştır, görme yeteneği sınırlıdır.
Meselâ; çok küçük bir cismi göremediğimiz gibi; havayı, rüzgârı, rûhumuzu ve aklımızı da göremiyoruz. Telden geçen elektrik akımı da görülmüyor. Halbuki göremediğimiz bu şeylerin var olduğunu biliyoruz. İşte melekler de var olduğu halde görülmeyen varlıklardır.
Melekler nurdan yaratılmış lâtif varlıklar oldukları için biz onları göremiyoruz. Fakat meleklerin varlığına inanıyoruz, çünkü meleklerin varlığını Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de haber vermiş, Peygamber Efendimiz de melekleri hem görmüş, hem de bize bildirmiştir. Yüce Allah'ın ve sevgili Peygamberimizin bildirdiği her şey doğrudur. Bu sebeple biz, meleklerin varlığına kesin olarak iman ediyoruz.
Melekler: yerde, göklerde, çevremizde ve her yerde bulunurlar. Sayılarını ancak Allah bilir. Her birine Allah'ın verdiği görevler vardır.
Bazıları devamlı olarak Allah'a ibadet eder. Bazıları da kâinatın tertip ve düzeni ile vazifelidirler. İnsanların gücünün erişemiyeceği büyük işler yaparlar. İnsanlara iyiliği telkin eden, kötülüklerden koruyan, sıkıntılı zamanlarda müminlerin yardımına gönderilen melekler de vardır. Yüce Allah, meleklerin varlığı ile sonsuz kudretini göstermiştir.
Büyük Melekler ve Görevleri
1) Cebrâil: Meleklerin en büyüğüdür. Görevi: Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmak, Allah'ın kitaplarını peygamberlere getirmektir. Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i Allah'tan Peygamberimize getiren Cebrâil'dir.
2) Mikâil: Tabiat olaylarının idaresi ile görevlidir. (Yağmur yağması, rüzgâr esmesi, ekinlerin bitmesi v.s. gibi)
3) İsrâfil: Kıyametin kopması ve insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri ile görevlidir.
4) Azrâil: Ömrü sona eren insanların canlarını almakla görevlidir.
Bu dört büyük melekten başka, diğer meleklerden bazıları da şunlardır:
Kirâmen Kâtibin: Her insanın biri sağında, diğeri solunda iki melek bulunur. Bunlara Kirâmen Katibin denir. Sağındaki melek, insanın yaptığı iyi işleri, solundaki ise kötü işleri yazar. Böylece her insana ait iyiliklerin ve kötülüklerin yazıldığı "Amel defteri" meydana gelir.
Münker ve Nekir: Bunlar, öldükten sonra kabirde insanlara soru sormakla görevli meleklerdir.
Rıdvan: Cennetteki meleklerin başkanıdır.
Mâlik: Cehennemde görevli olan meleklerin başkanıdır.
Meleklere İnanmanın Fayda ve Tesirleri
Her zaman ve her yerde bizimle beraber olan, bizden hiç ayrılmayan melekler bulunduğuna inanan bir müslüman, gizli yerlerde "Beni kimse görmüyor, istediğimi yaparım" diyemez, fenalık yapamaz. Çünkü nerede olursa olsun meleklerin kendisini gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Böylece meleklere olan imanımız bizi kötülük yapmaktan alıkor.
Bunlardan başka bizi kötülüklerden koruyan, iyilik yapmaya yönlendiren melekler de vardır. Dünyada iyilik ve güzelliğin misali melek; fenalık ve çirkinliğin kötü örneği de şeytandır. Melek, insanı iyiliğe, şeytan da kötülüğe çağırır.
Meleklere inanmak, ahlâki davranışlarımızı olumlu olarak etkiler, kötülüklerden sakınmamızı ve ahlâkımızın güzelleşmesini sağlar.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
"Hem şeytan, hem de melek, insanın kalbine bazı şeyler getirirler. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hakka, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır.
Kim içinde iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o, meleğin sesidir. Hemen ona uysun ve Allah'a şükretsin.
Kim de içinde kötülüğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o, şeytanın sesidir. Ondan uzaklaşsın ve Allah'a sığınsın." (7)
KİTAPLARA İMAN
Allah Tarafından Gönderilen Kitaplar
İmanın altı şartından üçüncüsü, Allah'ın kitaplarına inanmaktır. Yüce Allah, kullarına peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndermiştir. Bu kitaplarda, Allah'ın emirleri ve yasakları bildirilmiş, kulların yapması gereken görevler öğretilmiş, dünya ve ahirette mutlu olmanın yolları gösterilmiştir.
Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanıyoruz. Ancak, Kur'an-ı Kerim'den başka diğer ilâhi kitapların sonradan bozulduğunu ve değiştirildiğini de biliyoruz. Kur'an-ı Kerim ise, Peygamberimize indirildiği gibi titizlikle korunmuş ve hiç bir değişikliğe uğramamıştır.
Allah tarafından peygamberlere gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan meydana gelen küçük kitaplardır.
Peygamberlere Gönderilen Sahifeler:
1) 10 sahife, Âdem Aleyhisselâm'a,
2) 50 sahife, Şit Aleyhisselâm'a,
3) 30 sahife, İdris Aleyhisselâm'a,
4) 10 sahife, İbrahim Aleyhisselâm'a,
gönderilmiştir. Bunların toplamı 100 sahifedir.
Peygamberlere Gönderilen Dört Büyük Kitap:
1) Tevrat, Musa Aleyhisselâm'a,
2) Zebur, Dâvut Aleyhisselâm'a,
3) İncil, İsâ Aleyhisselâm'a,
4) Kur'an-ı Kerim, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a, gönderilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in Özellikleri
En son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'e Allah tarafından gönderilen Kur'an-ı Kerim müslümanlığın kutsal kitabıdır.
Kur'an-ı Kerim'i diğer ilâhi kitaplardan ayıran ve üstün kılan birçok özellikler vardır.
Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:
a) Kur'an-ı Kerim Peygamberimize indiği gibi hiç bir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir. Kıyamete kadar da bozulmadan devam edecektir.
Öteki kutsal kitaplardan bazıları tamamen kaybolmuş, bazıları da birçok değişikliklere uğrayarak bozulmuş ve hiçbiri Allah'tan gönderildiği gibi muhafaza edilememiştir.
Kur'an-ı Kerim'i koruyacağını Yüce Allah, şu ayetle teminat altına almıştır:
"Kur'an-ı sana Biz indirdik, onun koruyucusu da Biziz". (8)
Gerçekten de Allah, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'i günümüze kadar korudu, kıyamete kadar da koruyacaktır.
b) Kur'an-ı Kerim toplu olarak değil, zaman ve olaylara göre ayetler ve sûreler halinde parça parça inmiştir. Bu durum, onun kolayca ezberlenmesini ve anlaşılmasını sağlamıştır.
c) Kur'an-ı Kerim son ilahî kitaptır. Ondan sonra başka kitap gelmeyecektir. Kur'an'ın hükümleri kıyamete kadar geçerli olacak, değişmiyecektir. Önceki kitaplar ise belirli bir zaman için gönderilmişti.
d) Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığa gönderilen bir kitaptır. Her asrın ihtiyaçlarını karşılayacak hakikat ve hikmetlerle doludur.
Kur'an-ı Kerim'in Nâzil Oluşu ve Vahiy Gerçeği
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce bir süre Mekke yakınındaki Hira dağında bir mağaraya çekilir, Allah'ın büyüklüğünü düşünmekle meşgul olurdu.
610 yılının Ramazan ayında bir Pazartesi gecesi yine Hira'daki mağaraya çekilmiş, gönlü ve bütün varlığı ile Allah'a yönelmişti. İşte bu sırada meleklerin en büyüğü olan Cebrâil (a.s.), Allah'ın emriyle peygamberimize gelerek "Oku!" dedi ve bu emri üç defa tekrarladı. Sevgili Peygamberimiz, "Ne okuyayım?" deyince Cebrâil (a.s.), Kur'an-ı Kerim'den beş âyeti tebliğ etti. Böylece ilk vahiy geldi ve Kur'an-ı Kerim nâzil olmaya başladı.
Kur'an-ı Kerim, peygamberimize vahiy yoluyla gelmiştir. Vahiy: Allah tarafından doğrudan doğruya veya elçi vasıtasıyla Peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifade eden bilgidir. Vahyin çeşitleri vardır. Allah bu vahiy yollarından biri ile sözünü peygamberlerine duyurmuştur.
Bu yollardan biri de Yüce Allah'ın, sözünü bir melek aracılığı ile peygamberlerine duyurmasıdır.
Allah'ın sözünü peygambere bildiren melek; bazen kendi suretinde gelirdi. Bazen de bir insan şeklinde gelir, orada bulunanlar kendisini görür, sesini işitirlerdi. Bazı zamanlarda da melek vahyi peygambere bildirir, fakat kendisi görünmezdi.
Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimize Cebrail adlı melek aracılığı ile indirilmiştir.
İlk vahiy geldiği zaman Peygamberimiz (s.a.s.) kırk yaşında idi.
Kur'an'ın inmeye başlamasıyla Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Peygamberlik görevi başlamış oldu. Kur'an-ı Kerim, bazen ayet-ayet, bazen de sûreler hâlinde parça-parça inerek 23 senede tamamlandı.
Kur'an-ı Kerim'in Yazılması ve Mushaf Hâline Getirilmesi
Kur'an âyetleri geldikçe Peygamberimiz (s.a.s.), vahiy kâtiplerini çağırır, âyetleri hangi surenin, neresine yazılacağını gösterirdi. Vahiy kâtipleri de gösterildiği gibi yazarlardı. Nâzil olan ayetleri Ashab-ı Kiram okur ve birçoğu da ezberlerdi. Böylece Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizden günümüze dek hem yazılarak, hem de ezberlenerek muhafaza edilmiştir.
Peygamberimizin sağlığında âyetler inmeye devam ettiği için Kur'an'ın yazıldığı sahifeler mushaf hâline getirilememişti. Kur'an, vahyin sona ermesiyle tamam oldu.
Peygamberimiz (s.a.s.) in vefatından sonra Halife olan Hz. Ebu Bekir, ashabın ileri gelenlerinden bir komisyon kurdu. Bu komisyon, ayrı ayrı sahifelerde bulunan Kur'an sure ve ayetlerini bir araya topladı, hafızların ezberledikleri Kur'an ile karşılaştırarak, yazıp Mushaf haline getirdi.
Kur'an sahifelerinin bir araya toplanarak kitap hâline getirilmiş şekline "Mushaf" denir.
Böylece Kur'an-ı Kerim, Allah'tan Peygamberimize vahyedildiği gibi muhafaza edimiş, hiç bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim'e Karşı Görevlerimiz
1) Her müslüman, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın sözü olduğunu bilmeli ve tecvid kurallarına uygun olarak Kur'an'ı yanlışsız okumalıdır.
2) Kur'an-ı Kerim'i abdestli olarak eline alıp "Eûzü-besmele" ile okumaya başlamalıdır. Kur'an'ı okurken mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye çalışmalıdır.
3) Kur'an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı; başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
4) Kur'an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere konulmamalıdır.
5) Kur'an'ın yap dediklerini yapmalı, yapma dediklerinden sakınmalı, Kur'an'ın ahlâk ilkelerine uygun hareket etmelidir.
Kur'an Okumanın Fazileti Hakkında Peygamberimizin Mübarek Sözleri:
"Sizin en hayırlınız, Kur'an-ı öğrenen ve öğretendir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'an'dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'andan bir ayet dinlerse, ona kat-kat sevap verilir. Kim de Allah'ın kitabından bir ayet okursa kıyamet gününde kendisine nur olur."
"Kur'an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü okuyanlara şefaat edecektir."
"Kim Kur'an-ı Kerim'i okur ve onunla amel ederse, kıyamet günü onun anne ve babasına öyle bir taç giydirilir ki, onun aydınlığı dünyada evlere vuran güneş ışığından daha parlaktır. Artık siz bununla amel edenin sevabını hesap edin." (9)
PEYGAMBERLERE İMAN
Peygamber Kime Denir
İmanın altı şartından dördüncüsü, peygamberlere inanmaktır. Peygamber, Allah ile insanlar arasında elçi olarak görevlendirilen kişidir. Allah, bu göreve lâyık olan en iyi kullarını seçer.
Peygamberlere Olan İhtiyaç
Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir. İnsanların böyle yol göstericilere ihtiyacı vardır.
Çünkü: insanlar kendi akılları ile Allah'ın varlığını anlayabilirlerse de O'nun yüksek sıfatlarını kavrayamazlar. Allah'a nasıl ibadet edileceğini, Ahiret hayatını ve burada kimlere mükâfat verileceğini, kimlerin ceza göreceğini, dünya ve ahiret mutluluğunun nasıl kazanılacağını bilemezler.
İşte, bu gerçekleri insanlara öğretmek, dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermek için Yüce Allah Peygamberlerini görevlendirmiştir.
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberler, hertürlü ahlâk güzelliğine sahip örnek insanlardır. Onlarda bulunması gereken bazı özellikler şunlardır:
1– Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son derece doğru insanlardır. Asla yalan söylemezler. Oldu dedikleri
olmuştur, olacak dedikleri zamanı gelince mutlaka olacaktır.
2– Emânet: Güvenilir olmak demektir. Peygamberler her hususta güvenilir kimselerdir, emanete asla hıyanet etmezler.
3– Fetânet: Akıllı ve uyanık olmak demektir. Peygamberler akıllı, uyanık ve yüksek zekâ sahibidirler.
4– İsmet: Günah işlememek demektir. Peygamberler gizli ve açık hiçbir şekilde günah işlemezler.
5– Tebliğ: Bildirmek demektir. Peygamberler Allah'tan aldıkları dinî hükümleri olduğu gibi hiçbir değişiklik olmadan insanlara bildirmişlerdir.
Peygamberlerin Görevleri
Peygamberler en doğru bir şekilde insanlara Allah'ı tanıtmışlar, inanç esaslarını, ibadet şekillerini öğretmişlerdir. Dinî hükümleri ve güzel ahlâk ilkelerini açıklamışlar, kendileri de söylediklerini yaparak insanlara örnek olmuşlardır.
Peygamberler, Allah'ın emirlerini yapanları cennetle müjdelemişler, yapmayanların ise cehennem azabı ile cezalandırılacaklarını haber vermişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de Adları Geçen Peygamberler
İlk peygamber Hz.Âdem (a.s.), son peygamber bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Bu ikisinin arasında birçok peygamber gelmiştir. Peygamberlerden yirmibeş tanesinin ismi Kur'an-ı Kerim'de geçmektedir. Ancak peygamberlerin sayısı çok daha fazladır. Biz, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen peygamberler ile birlikte sayılarını ancak
Allah'ın bildiği diğer peygamberlere de hiçbir ayırım yapmadan inanırız.
Kur'an-ı Kerim'de adları geçen peygamberler şunlardır:
1– Âdem, 2- İdris, 3-Nuh, 4-Hûd, 5-Sâlih, 6-Lût, 7- İbrahim, 8- İsmail, 9- İshak, 10- Yâkub, 11- Yûsuf, 12- Şuayb, 13- Hârun, 14-Mûsa, 15- Dâvud, 16- Süleyman, 17- Eyyûb, 18- Zülkifl, 19- Yûnus, 20- İlyas, 21- Elyesa, 22-Zekeriyya, 23- Yahya, 24- İsa, 25- Muhammed (s.a.s.)
Hz. Muhammed (s.a.s)'in Son Peygamber Oluşu
Peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusu, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir.
Allah Teâ'lâ şöyle buyuruyor:
"O, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur."(10)
Onun tebliğ ettiği İslâm dini, son din'dir. Allah tarafından getirdiği Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığa seslenen Allah'ın son kitabıdır.
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in gelmesiyle peygamberlik kapısı kapanmıştır. O, yeryüzündeki bütün milletlerin peygamberidir. Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildirilmektedir:
"Ey Muhammed! De ki: Ey İnsanlar! Doğrusu ben Allah'ın hepiniz için gönderdiği Peygamberiyim."(11)
Önceki peygamberler belirli topluluklara gönderilmişti. Onlar bir evin içini aydınlatan kandillere benziyordu. Bütün insanlığa gönderilen bizim peygamberimiz ise, dünyayı aydınlatan güneş gibidir. Güneş doğduktan sonra artık kandillere ihtiyaç kalmamıştır.
Mucize Neye Denir
Mucize: Peygamberlerin, peygamber olduklarını ispat etmek için Allah'ın yardımı ile gösterdikleri olağanüstü olaylardır. Mucizeler, Peygamberliğin birer belgesidir. Peygamberlik dâvasına uygun olarak meydana gelir. Diğer insanlar, böyle olağanüstü olayları yapamaz, mucize gösteremez, çünkü buna güçleri yetmez.
Mucize göstermek peygamberlere mahsustur. Allah'ın izni ve kudreti ile meydana gelir.
Bütün peygamberler, peygamber olduklarının birer ilahî belgesi olarak mucize göstermişler, kendilerine inanmayanları âciz bırakarak susturmuşlardır.
Kerâmet Neye Denir
Kerâmet: Allah'ın yardımı ile veli kulları tarafından meydana getirilen olağanüstü olaylardır. Böyle olağanüstü olaylar, Allah'ın veli kulları için birer keramet, tâbi oldukları peygamber için birer mûcize sayılır.
Peygamberimizin Mucizeleri
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini ispat etmek amacıyla birçok mucize göstermiştir.
Parmaklarından su akması ve bu su ile yüzlerce kişinin abdest alması, (11/a) birkaç kişiye yetecek kadar az bir yemekten binlerce kişinin doyması, (12) İsra ve Mirac olayı gibi Peygamberimizin pek çok mucizesi vardır.
Peygamberimizin en büyük ve daimi mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Ruhları okşayan, gönüllere huzur veren okunuşu, sayısız hikmetlerle dolu yüksek anlamı, insanlığın mutluluğu için getirdiği ölmez prensipler ve bütün çağlara ışık tutan ilmî gerçekleri ile Kur'an-ı Kerim eşsiz bir mucizedir.
AHİRET GÜNÜNE İMAN
Ahiret Günü Ne Demektir
İmanın şartlarından beşincisi "Âhiret Gününe İnanmaktır." İnsanların ve diğer canlıların bir sonu olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız dünyanın ve bütün evrenin de bir gün sonu gelecektir. Allah'ın takdir ettiği zaman gelince görevli melek İsrafil, "Sûr" denilen bir şeye üfürecek ve bundan çıkacak çok müthiş bir sesin tesiri ile (Allah'ın diledikleri dışında) bütün canlılar ölecek, yer ve göklerin düzeni bozularak kâinat yeni bir şekil alacaktır.
Kıyamet denilen bu olaydan bir süre geçtikten sonra Allah'ın emriyle İsrafil, Sûr'a ikinci defa üfürecek ve bütün canlılar yeniden dirilerek "Mahşer" denilen toplanma yerine çağrılacaktır. Burada herkes Allah'ın huzuruna çıkarılacak ve dünyada yaptıklarından sorguya çekilecektir.
İnsan, dünyada ne ekmiş ise ahirette onu biçecek, İlâhî adalet yerini bulacak ve hiç kimse haksızlığa uğratılmayacaktır.
Ölüm
Her insanın dünyada yaşayacağı belirli bir süre vardır. Bu süre bitince insan ölür. İnsan, beden ve rûhun birleşmesinden meydana gelen bir varlıktır. Bedenimize canlılık ve hareket veren ruhtur. Allah'ın takdir ettiği zaman gelince ruh bedenden ayrılır. Ruhun bedenden ayrılması olayına "ölüm" denir. Ölüm, her insan için takdir edilmiştir. Bundan
kurtuluş yoktur.
Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildiriliyor:
"Her canlı ölümü tadacaktır." (12/a)
"Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir." (13)
Ölüm, yok olmak demek değildir. Geçici olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına geçiştir. Allah'a karşı görevini yapanlar için ölüm, daha yüksek hayata kavuşmak için açılan bir kapıdır.
Kabir
İnsanın ölümünden, kıyamet günü yeniden dirilmesine kadar geçecek olan zamana "kabir hayatı"; bu zaman içinde bulunacağı yere de "kabir" denir. İnsan ölünce bedeni çürür, toprağa karışır, fakat bedenden ayrılan rûhu ölmez. İnsan kabire konulunca Münker ve Nekir adındaki melekler tarafından sorguya çekilir. Sorulara doğru cevap verenler için kabir, bir istirahat yeri; cevap veremeyenler için ise azâp yeri olacaktır.
Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz kabrin durumunu şöyle açıklıyor:
"Kabir (kişinin dünyadaki iş ve davranışlarına göre) ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (14)
Kıyamet
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah'ın takdir ettiği zaman gelince, dört büyük melekten biri olan İsrafil'in "Sûr" denilen bir şeye üfürmesi ile çok korkunç bir ses meydana gelecek, bu sesin etkisi ile bütün canlılar ölecek, kâinatta önemli değişiklikler olacaktır.
Kâinatın bugünkü düzeni bozulacak, yer ve gökler başka şekil alacaktır.
İşte bu büyük olaya "kıyamet" denilmektedir. Kıyametin ne zaman kopacağını yalnız Allah bilir.
Hesap, Mükâfat, Ceza, Cennet, Cehennem
Yapılan iyiliğe verilen karşılık "mükâfat"; işlenen kötülüğün karşılığı da "ceza"dır.
İnsanlar bu dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmiş, yapmakla yükümlü oldukları görevler kendilerine bildirilmiştir.
Allah'ın emirlerini yerine getiren, yasak ettiği şeylerden sakınan ve insanlara iyilik yapanlar imtihanı kazanmış olacak ve karşılığında kendilerine büyük mükâfat verilecektir. Herkes dünyada yaptığının karşılığını ahirette eksiksiz olarak görecektir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Kıyamet günü doğru teraziler kurarız: hiç bir kimse, hiç bir haksızlığa uğratılmaz." (15)
"Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (16)
Cennet mü'minler için hazırlanmış mükâfat yeridir.
Cennette, bu dünyada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç bir insanın hayalinden geçmeyen nimetler vardır.
Cennet, insanın kalbinden geçen ve hoşuna giden her şeyi devamlı olarak bulacağı eşsiz güzeliklerle dolu bir yerdir.
Orada her şey insanın gönlüne göredir, neyi arzu ederse anında yanında hazır olacaktır.
Cennette, hastalık, korku ve üzüntü yoktur. Orada insan hep genç yaşta kalacak, ihtiyarlamayacaktır. Cennette hayat sonsuzdur. Ölüm yoktur. Oraya giren bir daha çıkmayacak, zevk ve safa içinde sonsuza kadar devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyuruluyor:
"İman edip iyi, yararlı işler yapan kimseler cennetlik olanlardır; onlar orada ebedî kalacaklardır." (17)
"Orada onlar için diledikleri her şey var ve yanımızda fazlası da var." (18)
Allah'a karşı görevlerini yapmayan, haramlardan sakınmayan ve insanlara kötülük edenler bu davranışlarının karşılığı olarak cehennemde cezalandırılacaktır.
Cehennem, iman etmeyenler ile inandığı halde günah işleyenlerin ahirette ateşle cezalandırılacakları yerdir.
İnandığı halde, Allah'ın emirlerine uygun hareket etmeyen, dini görevlerini yerine getirmeyenler, belirli bir süre cehennemde kalıp cezalarını çektikten sonra çıkacak ve cennete gireceklerdir. Kâfirler ve münafıklar ise ebedî olarak cehennemde kalacaklardır.
Kur'an-ı Kerim'de kâfir ve münafıkların durumu şöyle bildiriliyor:
"İnkâr eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada temelli kalacaklardır." (19)
"Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara yardımcı bulamayacaksın." (20)
Ahiret Gününe İnanmanın Faydaları
Âhiret gününe inanmak insana sorumluluk duygusu kazandırır. Sorumluluk duygusu taşıyan bir insan davranışlarına dikkat eder.
Âhirete inanmak demek; öldükten sonra tekrar dirileceğimize ve dünyada yaptığımız işlerden Allah'ın huzurunda hesap vereceğimize, iyilik yapanların mükâfat göreceklerine, kötülük işleyenlerin cezalandırılacaklarına inanmak demektir. Bu inanç insanı kötülük yapmaktan sakındırır, iyiliğe ve doğruluğa yönelterek ahlâk ve fazilet sahibi yapar. Bu inanca sahip insanlardan meydana gelen bir toplumda hiç kimse başkasına zarar vermez, herkes birbirinin hakkına saygı gösterir, elinden geldiğince iyilik yapar. Bu davranışlar kişiler arasında karşılıklı olarak sevgi ve güven duygularını geliştirir.
Âhirete inancı olmayanlar, ölüm anında gerçekleri görecek ve Allah'ın emirlerini yapmak için dünya hayatına geri dönmek isteyeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olduğu için bu istek kabul edilmeyecektir. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber veriliyor:
"Onlardan birine ölüm gelince: Rabbim! Beni geri çevir. Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim, der." (21)
Âhiret gününe inanmak insanı teselli eder, üzüntüsünü azaltır.
Şöyle ki:
Dünyada nice iyi insanlar, iyiliklerinin karşılığını görmeden; haksızlığa uğrayanlar hakkını almadan; nice zâlimler de cezasını çekmeden ölüp gitmektedirler. Haklı ile haksızın, iyi ile kötünün ayrılacağı ve herkesin yaptığının tam olarak karşılığını bulacağı gün, ahiret günüdür.
Âhiret gününde ilâhi adalet yerini bulacak; iyilik yapanlara iyiliklerinin müfkâfatı bol bol verilecek; haksızlığa uğrayanlar eksiksiz olarak haklarını alacak; zalimlerin yaptığı yanında kalmayacak, hak ettikleri cezayı bulacaklardır. İşte bu inanç, insana huzur verir, üzüntülerini azaltır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Kıyamet gününde insan dört şeyden sorguya çekilmedikçe Allah'ın huzurundan ayrılamaz:
– Ömrünü nerede geçirdiğinden,
– Vücudunu nerede yıprattığından,
– Malını nereden kazanıp nereye harcadığından,
– Bildiği ile ne amel ettiğinden" (22)
Yeniden diriliş ile başlayan ve sonsuza kadar devam edecek olan zamana "Ahiret Günü" denir. İşte, bütün insanların öldükten sonra yeniden dirilmesine ve ondan sonra devam edecek olan sonsuz hayata inanmak, imanın en önemli esaslarından biridir.
KADERE İMAN
Kader ve Kaza Ne Demektir
İmanın şartlarından altıncısı, kader ve kazaya, ister iyi, ister kötü, her şeyin Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır.
Kâinatta, olacak şeylerin zamanını, yerini, özelliklerini ve nasıl olacaklarını, henüz onlar olmadan Allah'ın ezelde bilmesi ve takdir etmesine kader denir.
Allah'ın ezelde takdir ettiği şeyleri zamanı gelince bu takdire uygun olarak yaratmasına kaza denir.
Kaderi bir plâna benzetirsek, Kaza da plâna uygun olarak o şeyin yapılmasıdır. Kâinatta meydana gelen her şey, Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratması iledir. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
Kader ve Kazaya iman etmek, her şeyin Allah tarafından belirlenmesine ve zamanı gelince belirlendiği gibi yine Allah tarafından yaratılmasına inanmak demektir.
İnsanın Sorumluluğu
İnsanın işleri iki kısımdır:
Birincisi, kendi isteği dışında olan işlerdir. Bir hastalıktan dolayı elinin titremesi, kalbinin çalışması, boyunun kısa veya uzun olması gibi. Bunlar doğrudan doğruya Allah'ın dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğinden insan bu işlerden sorumlu değildir.
İkincisi, insanın isteğine bağlı olarak meydana gelen işlerdir. İnsanın oturup kalkması,yürümesi, elleri ve diğer organları ile yaptığı işler kendi isteğine göre Allah'ın yaratması ile meydana geldiğinden insan bu işlerden sorumludur.
Her şeyi takdir eden ve yaratan Allah'tır. Ancak, tasarladığı herhangi bir işi yapıp yapmamakta Allah insana bir irade, yani seçme hürriyeti vermiştir. İnsan bu irade ile iyilik etmeyi seçer, gücünü de bunu yapmak için kullanırsa Allah, iyiliği yaratır. Eğer insan kötülük yapmayı seçer, gücünü de bunu yapmak için kullanırsa Allah kötülüğü yaratır.
Görülüyor ki, insan neyi yapmak isterse Allah onu yaratır. "Hayır ve şer Allah'tandır. Yâni iyilik ve kötülük Allah'ın yaratması iledir." sözünün anlamı budur.
İnsanın yaptığı işlerden sorumlu tutulmasının sebebi, işte bu seçme hürriyetine sahip olması ve gücünü tercih ettiği şeyi yapmak için kullanmasıdır. Bunun içindir ki her insan iradesi ile yaptığı işlerden sorumludur. Hayır işlemiş ise, mükâfatını, kötülük yapmışsa cezasını görecektir.
Kadere İnanmanın Faydaları
İnsan kendi isteği ile yaptığı işlerden sorumlu tutulacağını bildiği için seçme hürriyetini iyi işlere kullanır. Cezayı gerektiren işlerden sakınır. Böylece kader inancı, kişiye sorumluluk duygusu kazandırır.
Kadere inanan bir kimse çalışmalarında başarılı olamadığı veya bir felâketle karşılaştığı durumlarda karamsarlığa düşmez, morali bozulmaz. Çünkü, Allah'ın her işinde bir gaye ve hikmet olduğunu, insanın sınırlı güce sahip bir varlık olarak yaratıldığını, gücünün yetmeyeceği işlerden sorumlu olmayacağını bilir ve Allah'ın takdirine boyun eğer, ona sığınır. Bu inanç, insana rahatlık verir, üzüntüsünü giderir.
Kader inancı bize, kâinatta her şeyin bir plân dahilinde ve bir gayeye yönelik olarak varedildiğini, her şeyin bir sebebi olduğunu öğretir.
Bu inançla insan hayatta başarıya ulaşmanın yollarını ve sebeplerini araştırarak üzerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışır.
İslâm'da Tevekkül Anlayışı ve Çalışmanın Önemi
Tevekkül, yapacağımız herhangi bir iş için bütün gücümüzle çalışıp elimizden geleni yaptıktan sonra, sonucu Allah'tan beklemektir.
Bunu bir misal ile açıklayalım:
Tarlasından iyi bir ürün almak isteyen bir çiftçi; önce tarlayı güzelce sürüp tohumu eker, gübresini atar, gerekirse sulamasını da yapar. Ekinin zararlılardan korunması için her türlü tedbiri de aldıktan sonra gerisini Allah'a bırakır, O'na güvenir. Çünkü çiftçi, elinden geleni yapmıştır. Artık ekinin büyümesi ve ürün vermesi için Allah'a güvenecek, sonucu O'ndan bekleyecektir. Gerçek tevekkül budur.
Yoksa hiç çalışmadan bir işin oluvermesini istemek, kendinin yapması gereken şeyleri Allah'tan beklemek, tevekkül değildir. Müslümana yakışmayan yanlış bir düşüncedir.
Devesini dışarda bağlamayıp salıveren ve Allah'a tevekkül ettim diyen bir kişiye Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Önce deveni bağla, sonra tevekkül et." (23) Peygamberimizin bu sözünden anlaşılıyor ki müslüman önce elinden geleni yapacak, sonra Allah'a tevekkül edecektir.
Namaz kılmak, oruç tutmak nasıl dinî bir görev ise, geçimini sağlamak için çalışıp kazanmak da ibadet değeri taşıyan bir görevdir.
Yüce Allah:
"Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlından nasibinizi arayın." (24) buyurmuştur.
Sevgili Peygamberimiz de:
Helâl kazanç aramanın farz olduğunu bildirmiştir. (25) Hz. Ömer şöyle demiştir: "Hiç biriniz rızkını aramaktan vazgeçip Allah'ım bana rızık ver demesin, biliyorsunuz ki, gökten ne altın yağar ne de gümüş." (26)
Görülüyor ki, çalışmak dinimizin emri, müslümanın görevidir. Bir işi başarmak için önce elimizden geleni yapacağız, bütün gücümüzle çalışacağız. Sonra bizi başarıya ulaştırmasını Allah'tan bekleyeceğiz, O'na güveneceğiz.
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Hakikaten insan için çalıştığından başkası yoktur" (27) buyurarak çalışmanın önemini bildirmiştir.
Peygamberimiz de: "Kişinin yediği en hayırlı yemek, elinin emeği ile kazandığı yemektir. Allah'ın Peygamberi Davut (a.s.)'da elinin emeği ile geçinirdi." (28) buyurmuştur.
Dinimiz, çalışmaya büyük önem vermiş, helâl kazanç sağlamak için çalışmayı ibadet olarak değerlendirmiştir.
Çalışan insan hayırlı insandır. Çünkü, insan çalışmakla hem kendisine, hem ailesine, hem de milletine yararlı olur.
Peygamber Efendimiz: "İnsanların hayırlısı, insanlara yararlı olandır." (29) buyurarak bu gerçeği açıklamıştır.
Müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmalı, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için hazırlık yapmalıdır.
Peygamberimiz, daima çalışmayı tavsiye etmiş "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır." (30) buyurarak müslümanların her gün daha ileri gitmesini istemiştir.
Sevgili Peygamberimiz şu mübarek sözü ile bize dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermiştir. Buyuruyor ki:
"Sizin hayırlınız; dünyası için ahiretini terketmeyen, ahireti için de dünyasını terketmeyip her ikisi için çalışan ve insanlara yük olmayandır." (31)
O halde müslüman hem dünya, hem de ahiret için çalışacak, her gün daha ileri gidecektir. Dinimizin emri budur.
Okunuşu: "Lâ ilâhe İllellâh, Muhammedün Rasûlüllah."
Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir."
Kelime-i Şehadet
Okunuşu: "Eşhedu en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh."
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.)
Allah'ın kulu ve Peygamberidir."
İman esasları, topluca ve özet olarak hem Kelime-i Tevhid, hem de Kelime-i Şehadette ifade edilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Peygamber olduğuna inanmak, O'nun Allah tarafından getirip haber verdiği her şeyin doğru ve gerçek olduğuna inanmayı gerektirir. Bu sebeple bir insan, Kelime-i Tevhid veya Kelime-i Şehadetten birini dili ile söyler, kalbi ile de inanırsa İslâm Dini'ne girmiş olur.
Ancak, müslümanın bu kadarla yetinmeyip, İman esaslarını ayrıntıları ile öğrenmesi ve hepsine ayrı ayrı inanması gerekir.
İMAN ESASLARI
İman'ın Esasları Nelerdir
Ayrıntılı olarak inanılması gereken iman esasları altıdır. Bunlara iman'ın şartları da denir.
İman'ın Şartları
1– Allah'a,
2– Allah'ın Meleklerine,
3– Allah'ın Kitaplarına,
4– Allah'ın Peygamberlerine,
5– Ahiret Gününe,
6– Kadere; İster iyi, ister kötü olsun, evrendeki her şeyin ve her olayın Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğine,
İnanmaktır.
ALLAH'A İMAN
Allah'a Niçin ve Nasıl İnanırız
İmanın altı şartından birincisi Allah'a inanmaktır. Akıl sahibi olan ve erginlik çağına gelen her insanın ilk ve en önemli görevi, Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaktır.
Çevremize baktığımız zaman, hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığını görürüz. Güzel bir sanat eseri, bunu yapan bir sanatkârının bulunduğunu gösterir. Meselâ; kullandığımız saati yapan bir sanatkâr, oturduğumuz binayı yapan bir usta yok mudur? Şüphesiz ki vardır. Bunların kendiliğinden meydana geldiğini akıl kabul eder mi? Elbette etmez.
Öyle ise; çok ince bir plâna göre kurulan ve mükemmel bir düzen içinde işleyen uçsuz bucaksız kâinatı ve en güzel sanat eseri olan insanı da bir yaratan vardır. İşte bu yaratıcı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan "Allah"tır. Evren, Allah'ın varlığını; evrende görülen ahenk ve mükemmel düzen de Allah'ın birliğini göstermektedir.
O halde, ilk görevimiz, bizi yaratan ve yaşatan Allah'a inanmak, O'na gönülden bağlanmaktır.
Allah'a Şöyle İnanırız
Allah vardır ve birdir. Ondan başka tanrı yoktur.
Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. O, her zaman vardı, sonsuza kadar da var olacaktır.
Allah varlıklardan hiçbirine benzemez. O'nun eşi ve benzeri yoktur. Varlığı kendindendir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O'na muhtaçtır.
Allah diridir, her şeyi bilir, her şeyi işitir ve her şeyi görür. Kalbimizden geçenleri de bilmektedir.
Allah irade sahibidir, diler ve dilediğini yapar. Onun kudreti sonsuzdur, her şeye gücü yeter.
Allah yaratıcıdır, dilediğini yoktan var eder, dilediğini de yok eder. Evrende ne varsa hepsini O yaratmıştır.
Allah harflere ve sese gerek olmadan söyler. Sözünü Peygamberlerine duyurmuş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim Allah'ın sözüdür.
Allah, merhameti sonsuz, bağışlaması bol Yüce bir varlıktır. Bize hayat veren, sayılamıyacak kadar nimetler bahşeden O'dur.
O, bizi yarattıktan sonra da yalnız bırakmamış, peygamberler göndererek dünyada ve ahirette mutlu olmanın nurlu yolunu göstermiştir.
Allah'a böyle doğru olarak inanan ve ona gönülden bağlanan insan, varlıklar arasındaki şerefli yerini almış, gerçek değerini kazanmış olur. Bu inanç, insanın kalbini her türlü kötü düşüncelerden temizler, iyi düşünce ve güzel huylarla süsler.
İnsan, hiç kimsenin görmediği yerlerde bile ahlâka aykırı davranışlardan sakınır. Çünkü, Allah'ın her şeyi gördüğüne ve bildiğine inanır. Allah'a iman, her türlü iyiliğin kaynağıdır.
Tevhid İnancı
İslâmın temeli, tevhid inacıdır. Tevhid, Allah'ın birliği demektir.
Kur'an-ı Kerim'de bu konu şöyle açıklanmıştır:
«Sizin Tanrınız, tek bir Tanrıdır. Ondan başka tanrı yoktur.» (3)
Evet Allah birdir, O'ndan başka tanrı yoktur. O, eşi, benzeri ve ortağı olmayan tek varlıktır. Doğmamış ve doğurmamıştır.
Gördüğümüz ve göremediğimiz bütün varlıkları yaratan, yoktan var eden Allah'tır. O, yaratıcı olarak da tek'dir. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Allah, hiçbir kusur ve eksikliği bulunmayan, en üstün niteliklere sahip olan çok Yüce bir varlıktır. İbadet yalnız O'na yapılır. O'ndan başkasına ibadet edilmez. Tevhid (Allah'ın birliği) inancı ihlâs sûresinde şöyle açıklanmıştır:
«Deki o Allah birdir.
Allah Sameddir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O'na muhtaçtır.)
O, doğurmamış ve doğurulmamıştır.
Hiçbir şey O'na denk değildir.» (4)
Allah'ın birliği inancı, kalbleri aynı amaç etrafında birleştiren, müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlayan önemli bir güçtür.
Allah Sevgisi
Allah, bize görmek için gözler, işitmek için kulaklar, konuşan dil, çeşitli işler yapabilen eller ve yürüyen ayaklar vermiş; bizi akıl ve zekâ ile donatarak, varlıklar arasında çok üstün bir durumda yaratmıştır.
Sağlık ve mutluluk içinde yaşayabilmemiz için yeryüzünü çeşitli nimetlerle donatmış, teneffüs ettiğimiz havadan içtiğimiz suya kadar her türlü ihtiyacımız karşılanmıştır.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz." (5)
İnsan, kendisine iyilik edenleri sever. Öyle ise, en çok sevmemiz gereken varlık, Allah'tır. Çünkü O'nun bize olan iyilikleri sayılamayacak kadar çoktur. Biz de Allah'ımızı çok sevmeliyiz. Sevgi, sadece sözle olmaz. İnsan, sevdiğine saygı gösterir, sevdiğinin hoşlanmayacağı bir şeyi yapmaz. Allah sevgisi, O'nun mübarek adını saygı ile anmak, bize emrettiği ibadet görevlerini seve-seve yapmak ve yasak ettiği şeylerden sakınmakla olur.
Böyle yaparsak, Allah da bizi sever ve dünyadaki nimetlerden çok daha fazlasını bize ahirette verir.
Bir insan için en büyük mutluluk, Allah'ın sevdiği kişilerden olmaktır.
Gerçek İman Sahibi Bir Genç...
Hazreti Ömer, halifeliği zamanında sütçülerin süte su katmasını yasaklamış ve bu emrini her tarafa duyurmuştu. Şehrin asayişini kontrol etmek için bir gece Medine'de dolaşırken yoruldu ve biraz dinlenmek üzere bir evin duvarına yaslandı. Evin içinde anne ile kızı arasında geçen şu konuşmayı duydu:
Anne:
– Haydi kızım: kalk da sütlere biraz su katıver.
Kız:
– Halifenin sütlere su katılmasını yasakladığını bilmiyor musun?
Anne:
– Evet biliyorum.
Kız:
– Öyle ise Halifenin yasakladığı işi nasıl yapabilirim?
Anne:
– Kalk da su koy şu sütlere, Ömer seni nereden görecek?
Kız:
– Ömer görmez ama Rabbim görür. Vallahi ben O'nun göreceği yerde yapmadığım bir işi görmediği yerde de yapmam.
Hazreti Ömer, bu konuşmaları dinledikten sonra evine döndü. İyi bir din terbiyesi görmüş bu yüksek ahlâklı fakir kızı oğlu Âsım ile evlendirdi. (6)
İşte Allah inancının insanın davranışlarındaki olumlu etkisi...
MELEKLERE İMAN
Melekler Nasıl Birer Varlıktır
İmanın şartlarından ikincisi meleklere inanmaktır. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onlar yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur.
Melekler, Allah'ın sevgili kullarıdır. Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirirler, hiç günah işlemezler.
Yüce Allah, varlıkları çeşitli şekillerde yaratmıştır. Bunlardan kimisi bizim görebileceğimiz, kimisi de göremiyeceğimiz şekildedir. İnsan, bazı varlıkları göremiyor. Çünkü, insanın gözü her şeyi görebilecek durumda yaratılmamıştır, görme yeteneği sınırlıdır.
Meselâ; çok küçük bir cismi göremediğimiz gibi; havayı, rüzgârı, rûhumuzu ve aklımızı da göremiyoruz. Telden geçen elektrik akımı da görülmüyor. Halbuki göremediğimiz bu şeylerin var olduğunu biliyoruz. İşte melekler de var olduğu halde görülmeyen varlıklardır.
Melekler nurdan yaratılmış lâtif varlıklar oldukları için biz onları göremiyoruz. Fakat meleklerin varlığına inanıyoruz, çünkü meleklerin varlığını Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de haber vermiş, Peygamber Efendimiz de melekleri hem görmüş, hem de bize bildirmiştir. Yüce Allah'ın ve sevgili Peygamberimizin bildirdiği her şey doğrudur. Bu sebeple biz, meleklerin varlığına kesin olarak iman ediyoruz.
Melekler: yerde, göklerde, çevremizde ve her yerde bulunurlar. Sayılarını ancak Allah bilir. Her birine Allah'ın verdiği görevler vardır.
Bazıları devamlı olarak Allah'a ibadet eder. Bazıları da kâinatın tertip ve düzeni ile vazifelidirler. İnsanların gücünün erişemiyeceği büyük işler yaparlar. İnsanlara iyiliği telkin eden, kötülüklerden koruyan, sıkıntılı zamanlarda müminlerin yardımına gönderilen melekler de vardır. Yüce Allah, meleklerin varlığı ile sonsuz kudretini göstermiştir.
Büyük Melekler ve Görevleri
1) Cebrâil: Meleklerin en büyüğüdür. Görevi: Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmak, Allah'ın kitaplarını peygamberlere getirmektir. Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i Allah'tan Peygamberimize getiren Cebrâil'dir.
2) Mikâil: Tabiat olaylarının idaresi ile görevlidir. (Yağmur yağması, rüzgâr esmesi, ekinlerin bitmesi v.s. gibi)
3) İsrâfil: Kıyametin kopması ve insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri ile görevlidir.
4) Azrâil: Ömrü sona eren insanların canlarını almakla görevlidir.
Bu dört büyük melekten başka, diğer meleklerden bazıları da şunlardır:
Kirâmen Kâtibin: Her insanın biri sağında, diğeri solunda iki melek bulunur. Bunlara Kirâmen Katibin denir. Sağındaki melek, insanın yaptığı iyi işleri, solundaki ise kötü işleri yazar. Böylece her insana ait iyiliklerin ve kötülüklerin yazıldığı "Amel defteri" meydana gelir.
Münker ve Nekir: Bunlar, öldükten sonra kabirde insanlara soru sormakla görevli meleklerdir.
Rıdvan: Cennetteki meleklerin başkanıdır.
Mâlik: Cehennemde görevli olan meleklerin başkanıdır.
Meleklere İnanmanın Fayda ve Tesirleri
Her zaman ve her yerde bizimle beraber olan, bizden hiç ayrılmayan melekler bulunduğuna inanan bir müslüman, gizli yerlerde "Beni kimse görmüyor, istediğimi yaparım" diyemez, fenalık yapamaz. Çünkü nerede olursa olsun meleklerin kendisini gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Böylece meleklere olan imanımız bizi kötülük yapmaktan alıkor.
Bunlardan başka bizi kötülüklerden koruyan, iyilik yapmaya yönlendiren melekler de vardır. Dünyada iyilik ve güzelliğin misali melek; fenalık ve çirkinliğin kötü örneği de şeytandır. Melek, insanı iyiliğe, şeytan da kötülüğe çağırır.
Meleklere inanmak, ahlâki davranışlarımızı olumlu olarak etkiler, kötülüklerden sakınmamızı ve ahlâkımızın güzelleşmesini sağlar.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
"Hem şeytan, hem de melek, insanın kalbine bazı şeyler getirirler. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hakka, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır.
Kim içinde iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o, meleğin sesidir. Hemen ona uysun ve Allah'a şükretsin.
Kim de içinde kötülüğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o, şeytanın sesidir. Ondan uzaklaşsın ve Allah'a sığınsın." (7)
KİTAPLARA İMAN
Allah Tarafından Gönderilen Kitaplar
İmanın altı şartından üçüncüsü, Allah'ın kitaplarına inanmaktır. Yüce Allah, kullarına peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndermiştir. Bu kitaplarda, Allah'ın emirleri ve yasakları bildirilmiş, kulların yapması gereken görevler öğretilmiş, dünya ve ahirette mutlu olmanın yolları gösterilmiştir.
Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanıyoruz. Ancak, Kur'an-ı Kerim'den başka diğer ilâhi kitapların sonradan bozulduğunu ve değiştirildiğini de biliyoruz. Kur'an-ı Kerim ise, Peygamberimize indirildiği gibi titizlikle korunmuş ve hiç bir değişikliğe uğramamıştır.
Allah tarafından peygamberlere gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan meydana gelen küçük kitaplardır.
Peygamberlere Gönderilen Sahifeler:
1) 10 sahife, Âdem Aleyhisselâm'a,
2) 50 sahife, Şit Aleyhisselâm'a,
3) 30 sahife, İdris Aleyhisselâm'a,
4) 10 sahife, İbrahim Aleyhisselâm'a,
gönderilmiştir. Bunların toplamı 100 sahifedir.
Peygamberlere Gönderilen Dört Büyük Kitap:
1) Tevrat, Musa Aleyhisselâm'a,
2) Zebur, Dâvut Aleyhisselâm'a,
3) İncil, İsâ Aleyhisselâm'a,
4) Kur'an-ı Kerim, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a, gönderilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in Özellikleri
En son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'e Allah tarafından gönderilen Kur'an-ı Kerim müslümanlığın kutsal kitabıdır.
Kur'an-ı Kerim'i diğer ilâhi kitaplardan ayıran ve üstün kılan birçok özellikler vardır.
Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:
a) Kur'an-ı Kerim Peygamberimize indiği gibi hiç bir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir. Kıyamete kadar da bozulmadan devam edecektir.
Öteki kutsal kitaplardan bazıları tamamen kaybolmuş, bazıları da birçok değişikliklere uğrayarak bozulmuş ve hiçbiri Allah'tan gönderildiği gibi muhafaza edilememiştir.
Kur'an-ı Kerim'i koruyacağını Yüce Allah, şu ayetle teminat altına almıştır:
"Kur'an-ı sana Biz indirdik, onun koruyucusu da Biziz". (8)
Gerçekten de Allah, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'i günümüze kadar korudu, kıyamete kadar da koruyacaktır.
b) Kur'an-ı Kerim toplu olarak değil, zaman ve olaylara göre ayetler ve sûreler halinde parça parça inmiştir. Bu durum, onun kolayca ezberlenmesini ve anlaşılmasını sağlamıştır.
c) Kur'an-ı Kerim son ilahî kitaptır. Ondan sonra başka kitap gelmeyecektir. Kur'an'ın hükümleri kıyamete kadar geçerli olacak, değişmiyecektir. Önceki kitaplar ise belirli bir zaman için gönderilmişti.
d) Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığa gönderilen bir kitaptır. Her asrın ihtiyaçlarını karşılayacak hakikat ve hikmetlerle doludur.
Kur'an-ı Kerim'in Nâzil Oluşu ve Vahiy Gerçeği
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce bir süre Mekke yakınındaki Hira dağında bir mağaraya çekilir, Allah'ın büyüklüğünü düşünmekle meşgul olurdu.
610 yılının Ramazan ayında bir Pazartesi gecesi yine Hira'daki mağaraya çekilmiş, gönlü ve bütün varlığı ile Allah'a yönelmişti. İşte bu sırada meleklerin en büyüğü olan Cebrâil (a.s.), Allah'ın emriyle peygamberimize gelerek "Oku!" dedi ve bu emri üç defa tekrarladı. Sevgili Peygamberimiz, "Ne okuyayım?" deyince Cebrâil (a.s.), Kur'an-ı Kerim'den beş âyeti tebliğ etti. Böylece ilk vahiy geldi ve Kur'an-ı Kerim nâzil olmaya başladı.
Kur'an-ı Kerim, peygamberimize vahiy yoluyla gelmiştir. Vahiy: Allah tarafından doğrudan doğruya veya elçi vasıtasıyla Peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifade eden bilgidir. Vahyin çeşitleri vardır. Allah bu vahiy yollarından biri ile sözünü peygamberlerine duyurmuştur.
Bu yollardan biri de Yüce Allah'ın, sözünü bir melek aracılığı ile peygamberlerine duyurmasıdır.
Allah'ın sözünü peygambere bildiren melek; bazen kendi suretinde gelirdi. Bazen de bir insan şeklinde gelir, orada bulunanlar kendisini görür, sesini işitirlerdi. Bazı zamanlarda da melek vahyi peygambere bildirir, fakat kendisi görünmezdi.
Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimize Cebrail adlı melek aracılığı ile indirilmiştir.
İlk vahiy geldiği zaman Peygamberimiz (s.a.s.) kırk yaşında idi.
Kur'an'ın inmeye başlamasıyla Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Peygamberlik görevi başlamış oldu. Kur'an-ı Kerim, bazen ayet-ayet, bazen de sûreler hâlinde parça-parça inerek 23 senede tamamlandı.
Kur'an-ı Kerim'in Yazılması ve Mushaf Hâline Getirilmesi
Kur'an âyetleri geldikçe Peygamberimiz (s.a.s.), vahiy kâtiplerini çağırır, âyetleri hangi surenin, neresine yazılacağını gösterirdi. Vahiy kâtipleri de gösterildiği gibi yazarlardı. Nâzil olan ayetleri Ashab-ı Kiram okur ve birçoğu da ezberlerdi. Böylece Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizden günümüze dek hem yazılarak, hem de ezberlenerek muhafaza edilmiştir.
Peygamberimizin sağlığında âyetler inmeye devam ettiği için Kur'an'ın yazıldığı sahifeler mushaf hâline getirilememişti. Kur'an, vahyin sona ermesiyle tamam oldu.
Peygamberimiz (s.a.s.) in vefatından sonra Halife olan Hz. Ebu Bekir, ashabın ileri gelenlerinden bir komisyon kurdu. Bu komisyon, ayrı ayrı sahifelerde bulunan Kur'an sure ve ayetlerini bir araya topladı, hafızların ezberledikleri Kur'an ile karşılaştırarak, yazıp Mushaf haline getirdi.
Kur'an sahifelerinin bir araya toplanarak kitap hâline getirilmiş şekline "Mushaf" denir.
Böylece Kur'an-ı Kerim, Allah'tan Peygamberimize vahyedildiği gibi muhafaza edimiş, hiç bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim'e Karşı Görevlerimiz
1) Her müslüman, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın sözü olduğunu bilmeli ve tecvid kurallarına uygun olarak Kur'an'ı yanlışsız okumalıdır.
2) Kur'an-ı Kerim'i abdestli olarak eline alıp "Eûzü-besmele" ile okumaya başlamalıdır. Kur'an'ı okurken mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye çalışmalıdır.
3) Kur'an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı; başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
4) Kur'an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere konulmamalıdır.
5) Kur'an'ın yap dediklerini yapmalı, yapma dediklerinden sakınmalı, Kur'an'ın ahlâk ilkelerine uygun hareket etmelidir.
Kur'an Okumanın Fazileti Hakkında Peygamberimizin Mübarek Sözleri:
"Sizin en hayırlınız, Kur'an-ı öğrenen ve öğretendir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'an'dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'andan bir ayet dinlerse, ona kat-kat sevap verilir. Kim de Allah'ın kitabından bir ayet okursa kıyamet gününde kendisine nur olur."
"Kur'an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü okuyanlara şefaat edecektir."
"Kim Kur'an-ı Kerim'i okur ve onunla amel ederse, kıyamet günü onun anne ve babasına öyle bir taç giydirilir ki, onun aydınlığı dünyada evlere vuran güneş ışığından daha parlaktır. Artık siz bununla amel edenin sevabını hesap edin." (9)
PEYGAMBERLERE İMAN
Peygamber Kime Denir
İmanın altı şartından dördüncüsü, peygamberlere inanmaktır. Peygamber, Allah ile insanlar arasında elçi olarak görevlendirilen kişidir. Allah, bu göreve lâyık olan en iyi kullarını seçer.
Peygamberlere Olan İhtiyaç
Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir. İnsanların böyle yol göstericilere ihtiyacı vardır.
Çünkü: insanlar kendi akılları ile Allah'ın varlığını anlayabilirlerse de O'nun yüksek sıfatlarını kavrayamazlar. Allah'a nasıl ibadet edileceğini, Ahiret hayatını ve burada kimlere mükâfat verileceğini, kimlerin ceza göreceğini, dünya ve ahiret mutluluğunun nasıl kazanılacağını bilemezler.
İşte, bu gerçekleri insanlara öğretmek, dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermek için Yüce Allah Peygamberlerini görevlendirmiştir.
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberler, hertürlü ahlâk güzelliğine sahip örnek insanlardır. Onlarda bulunması gereken bazı özellikler şunlardır:
1– Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son derece doğru insanlardır. Asla yalan söylemezler. Oldu dedikleri
olmuştur, olacak dedikleri zamanı gelince mutlaka olacaktır.
2– Emânet: Güvenilir olmak demektir. Peygamberler her hususta güvenilir kimselerdir, emanete asla hıyanet etmezler.
3– Fetânet: Akıllı ve uyanık olmak demektir. Peygamberler akıllı, uyanık ve yüksek zekâ sahibidirler.
4– İsmet: Günah işlememek demektir. Peygamberler gizli ve açık hiçbir şekilde günah işlemezler.
5– Tebliğ: Bildirmek demektir. Peygamberler Allah'tan aldıkları dinî hükümleri olduğu gibi hiçbir değişiklik olmadan insanlara bildirmişlerdir.
Peygamberlerin Görevleri
Peygamberler en doğru bir şekilde insanlara Allah'ı tanıtmışlar, inanç esaslarını, ibadet şekillerini öğretmişlerdir. Dinî hükümleri ve güzel ahlâk ilkelerini açıklamışlar, kendileri de söylediklerini yaparak insanlara örnek olmuşlardır.
Peygamberler, Allah'ın emirlerini yapanları cennetle müjdelemişler, yapmayanların ise cehennem azabı ile cezalandırılacaklarını haber vermişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de Adları Geçen Peygamberler
İlk peygamber Hz.Âdem (a.s.), son peygamber bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Bu ikisinin arasında birçok peygamber gelmiştir. Peygamberlerden yirmibeş tanesinin ismi Kur'an-ı Kerim'de geçmektedir. Ancak peygamberlerin sayısı çok daha fazladır. Biz, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen peygamberler ile birlikte sayılarını ancak
Allah'ın bildiği diğer peygamberlere de hiçbir ayırım yapmadan inanırız.
Kur'an-ı Kerim'de adları geçen peygamberler şunlardır:
1– Âdem, 2- İdris, 3-Nuh, 4-Hûd, 5-Sâlih, 6-Lût, 7- İbrahim, 8- İsmail, 9- İshak, 10- Yâkub, 11- Yûsuf, 12- Şuayb, 13- Hârun, 14-Mûsa, 15- Dâvud, 16- Süleyman, 17- Eyyûb, 18- Zülkifl, 19- Yûnus, 20- İlyas, 21- Elyesa, 22-Zekeriyya, 23- Yahya, 24- İsa, 25- Muhammed (s.a.s.)
Hz. Muhammed (s.a.s)'in Son Peygamber Oluşu
Peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusu, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir.
Allah Teâ'lâ şöyle buyuruyor:
"O, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur."(10)
Onun tebliğ ettiği İslâm dini, son din'dir. Allah tarafından getirdiği Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığa seslenen Allah'ın son kitabıdır.
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in gelmesiyle peygamberlik kapısı kapanmıştır. O, yeryüzündeki bütün milletlerin peygamberidir. Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildirilmektedir:
"Ey Muhammed! De ki: Ey İnsanlar! Doğrusu ben Allah'ın hepiniz için gönderdiği Peygamberiyim."(11)
Önceki peygamberler belirli topluluklara gönderilmişti. Onlar bir evin içini aydınlatan kandillere benziyordu. Bütün insanlığa gönderilen bizim peygamberimiz ise, dünyayı aydınlatan güneş gibidir. Güneş doğduktan sonra artık kandillere ihtiyaç kalmamıştır.
Mucize Neye Denir
Mucize: Peygamberlerin, peygamber olduklarını ispat etmek için Allah'ın yardımı ile gösterdikleri olağanüstü olaylardır. Mucizeler, Peygamberliğin birer belgesidir. Peygamberlik dâvasına uygun olarak meydana gelir. Diğer insanlar, böyle olağanüstü olayları yapamaz, mucize gösteremez, çünkü buna güçleri yetmez.
Mucize göstermek peygamberlere mahsustur. Allah'ın izni ve kudreti ile meydana gelir.
Bütün peygamberler, peygamber olduklarının birer ilahî belgesi olarak mucize göstermişler, kendilerine inanmayanları âciz bırakarak susturmuşlardır.
Kerâmet Neye Denir
Kerâmet: Allah'ın yardımı ile veli kulları tarafından meydana getirilen olağanüstü olaylardır. Böyle olağanüstü olaylar, Allah'ın veli kulları için birer keramet, tâbi oldukları peygamber için birer mûcize sayılır.
Peygamberimizin Mucizeleri
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini ispat etmek amacıyla birçok mucize göstermiştir.
Parmaklarından su akması ve bu su ile yüzlerce kişinin abdest alması, (11/a) birkaç kişiye yetecek kadar az bir yemekten binlerce kişinin doyması, (12) İsra ve Mirac olayı gibi Peygamberimizin pek çok mucizesi vardır.
Peygamberimizin en büyük ve daimi mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Ruhları okşayan, gönüllere huzur veren okunuşu, sayısız hikmetlerle dolu yüksek anlamı, insanlığın mutluluğu için getirdiği ölmez prensipler ve bütün çağlara ışık tutan ilmî gerçekleri ile Kur'an-ı Kerim eşsiz bir mucizedir.
AHİRET GÜNÜNE İMAN
Ahiret Günü Ne Demektir
İmanın şartlarından beşincisi "Âhiret Gününe İnanmaktır." İnsanların ve diğer canlıların bir sonu olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız dünyanın ve bütün evrenin de bir gün sonu gelecektir. Allah'ın takdir ettiği zaman gelince görevli melek İsrafil, "Sûr" denilen bir şeye üfürecek ve bundan çıkacak çok müthiş bir sesin tesiri ile (Allah'ın diledikleri dışında) bütün canlılar ölecek, yer ve göklerin düzeni bozularak kâinat yeni bir şekil alacaktır.
Kıyamet denilen bu olaydan bir süre geçtikten sonra Allah'ın emriyle İsrafil, Sûr'a ikinci defa üfürecek ve bütün canlılar yeniden dirilerek "Mahşer" denilen toplanma yerine çağrılacaktır. Burada herkes Allah'ın huzuruna çıkarılacak ve dünyada yaptıklarından sorguya çekilecektir.
İnsan, dünyada ne ekmiş ise ahirette onu biçecek, İlâhî adalet yerini bulacak ve hiç kimse haksızlığa uğratılmayacaktır.
Ölüm
Her insanın dünyada yaşayacağı belirli bir süre vardır. Bu süre bitince insan ölür. İnsan, beden ve rûhun birleşmesinden meydana gelen bir varlıktır. Bedenimize canlılık ve hareket veren ruhtur. Allah'ın takdir ettiği zaman gelince ruh bedenden ayrılır. Ruhun bedenden ayrılması olayına "ölüm" denir. Ölüm, her insan için takdir edilmiştir. Bundan
kurtuluş yoktur.
Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildiriliyor:
"Her canlı ölümü tadacaktır." (12/a)
"Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir." (13)
Ölüm, yok olmak demek değildir. Geçici olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret hayatına geçiştir. Allah'a karşı görevini yapanlar için ölüm, daha yüksek hayata kavuşmak için açılan bir kapıdır.
Kabir
İnsanın ölümünden, kıyamet günü yeniden dirilmesine kadar geçecek olan zamana "kabir hayatı"; bu zaman içinde bulunacağı yere de "kabir" denir. İnsan ölünce bedeni çürür, toprağa karışır, fakat bedenden ayrılan rûhu ölmez. İnsan kabire konulunca Münker ve Nekir adındaki melekler tarafından sorguya çekilir. Sorulara doğru cevap verenler için kabir, bir istirahat yeri; cevap veremeyenler için ise azâp yeri olacaktır.
Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz kabrin durumunu şöyle açıklıyor:
"Kabir (kişinin dünyadaki iş ve davranışlarına göre) ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (14)
Kıyamet
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah'ın takdir ettiği zaman gelince, dört büyük melekten biri olan İsrafil'in "Sûr" denilen bir şeye üfürmesi ile çok korkunç bir ses meydana gelecek, bu sesin etkisi ile bütün canlılar ölecek, kâinatta önemli değişiklikler olacaktır.
Kâinatın bugünkü düzeni bozulacak, yer ve gökler başka şekil alacaktır.
İşte bu büyük olaya "kıyamet" denilmektedir. Kıyametin ne zaman kopacağını yalnız Allah bilir.
Hesap, Mükâfat, Ceza, Cennet, Cehennem
Yapılan iyiliğe verilen karşılık "mükâfat"; işlenen kötülüğün karşılığı da "ceza"dır.
İnsanlar bu dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmiş, yapmakla yükümlü oldukları görevler kendilerine bildirilmiştir.
Allah'ın emirlerini yerine getiren, yasak ettiği şeylerden sakınan ve insanlara iyilik yapanlar imtihanı kazanmış olacak ve karşılığında kendilerine büyük mükâfat verilecektir. Herkes dünyada yaptığının karşılığını ahirette eksiksiz olarak görecektir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Kıyamet günü doğru teraziler kurarız: hiç bir kimse, hiç bir haksızlığa uğratılmaz." (15)
"Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (16)
Cennet mü'minler için hazırlanmış mükâfat yeridir.
Cennette, bu dünyada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç bir insanın hayalinden geçmeyen nimetler vardır.
Cennet, insanın kalbinden geçen ve hoşuna giden her şeyi devamlı olarak bulacağı eşsiz güzeliklerle dolu bir yerdir.
Orada her şey insanın gönlüne göredir, neyi arzu ederse anında yanında hazır olacaktır.
Cennette, hastalık, korku ve üzüntü yoktur. Orada insan hep genç yaşta kalacak, ihtiyarlamayacaktır. Cennette hayat sonsuzdur. Ölüm yoktur. Oraya giren bir daha çıkmayacak, zevk ve safa içinde sonsuza kadar devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyuruluyor:
"İman edip iyi, yararlı işler yapan kimseler cennetlik olanlardır; onlar orada ebedî kalacaklardır." (17)
"Orada onlar için diledikleri her şey var ve yanımızda fazlası da var." (18)
Allah'a karşı görevlerini yapmayan, haramlardan sakınmayan ve insanlara kötülük edenler bu davranışlarının karşılığı olarak cehennemde cezalandırılacaktır.
Cehennem, iman etmeyenler ile inandığı halde günah işleyenlerin ahirette ateşle cezalandırılacakları yerdir.
İnandığı halde, Allah'ın emirlerine uygun hareket etmeyen, dini görevlerini yerine getirmeyenler, belirli bir süre cehennemde kalıp cezalarını çektikten sonra çıkacak ve cennete gireceklerdir. Kâfirler ve münafıklar ise ebedî olarak cehennemde kalacaklardır.
Kur'an-ı Kerim'de kâfir ve münafıkların durumu şöyle bildiriliyor:
"İnkâr eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada temelli kalacaklardır." (19)
"Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara yardımcı bulamayacaksın." (20)
Ahiret Gününe İnanmanın Faydaları
Âhiret gününe inanmak insana sorumluluk duygusu kazandırır. Sorumluluk duygusu taşıyan bir insan davranışlarına dikkat eder.
Âhirete inanmak demek; öldükten sonra tekrar dirileceğimize ve dünyada yaptığımız işlerden Allah'ın huzurunda hesap vereceğimize, iyilik yapanların mükâfat göreceklerine, kötülük işleyenlerin cezalandırılacaklarına inanmak demektir. Bu inanç insanı kötülük yapmaktan sakındırır, iyiliğe ve doğruluğa yönelterek ahlâk ve fazilet sahibi yapar. Bu inanca sahip insanlardan meydana gelen bir toplumda hiç kimse başkasına zarar vermez, herkes birbirinin hakkına saygı gösterir, elinden geldiğince iyilik yapar. Bu davranışlar kişiler arasında karşılıklı olarak sevgi ve güven duygularını geliştirir.
Âhirete inancı olmayanlar, ölüm anında gerçekleri görecek ve Allah'ın emirlerini yapmak için dünya hayatına geri dönmek isteyeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olduğu için bu istek kabul edilmeyecektir. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber veriliyor:
"Onlardan birine ölüm gelince: Rabbim! Beni geri çevir. Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim, der." (21)
Âhiret gününe inanmak insanı teselli eder, üzüntüsünü azaltır.
Şöyle ki:
Dünyada nice iyi insanlar, iyiliklerinin karşılığını görmeden; haksızlığa uğrayanlar hakkını almadan; nice zâlimler de cezasını çekmeden ölüp gitmektedirler. Haklı ile haksızın, iyi ile kötünün ayrılacağı ve herkesin yaptığının tam olarak karşılığını bulacağı gün, ahiret günüdür.
Âhiret gününde ilâhi adalet yerini bulacak; iyilik yapanlara iyiliklerinin müfkâfatı bol bol verilecek; haksızlığa uğrayanlar eksiksiz olarak haklarını alacak; zalimlerin yaptığı yanında kalmayacak, hak ettikleri cezayı bulacaklardır. İşte bu inanç, insana huzur verir, üzüntülerini azaltır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Kıyamet gününde insan dört şeyden sorguya çekilmedikçe Allah'ın huzurundan ayrılamaz:
– Ömrünü nerede geçirdiğinden,
– Vücudunu nerede yıprattığından,
– Malını nereden kazanıp nereye harcadığından,
– Bildiği ile ne amel ettiğinden" (22)
Yeniden diriliş ile başlayan ve sonsuza kadar devam edecek olan zamana "Ahiret Günü" denir. İşte, bütün insanların öldükten sonra yeniden dirilmesine ve ondan sonra devam edecek olan sonsuz hayata inanmak, imanın en önemli esaslarından biridir.
KADERE İMAN
Kader ve Kaza Ne Demektir
İmanın şartlarından altıncısı, kader ve kazaya, ister iyi, ister kötü, her şeyin Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır.
Kâinatta, olacak şeylerin zamanını, yerini, özelliklerini ve nasıl olacaklarını, henüz onlar olmadan Allah'ın ezelde bilmesi ve takdir etmesine kader denir.
Allah'ın ezelde takdir ettiği şeyleri zamanı gelince bu takdire uygun olarak yaratmasına kaza denir.
Kaderi bir plâna benzetirsek, Kaza da plâna uygun olarak o şeyin yapılmasıdır. Kâinatta meydana gelen her şey, Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratması iledir. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
Kader ve Kazaya iman etmek, her şeyin Allah tarafından belirlenmesine ve zamanı gelince belirlendiği gibi yine Allah tarafından yaratılmasına inanmak demektir.
İnsanın Sorumluluğu
İnsanın işleri iki kısımdır:
Birincisi, kendi isteği dışında olan işlerdir. Bir hastalıktan dolayı elinin titremesi, kalbinin çalışması, boyunun kısa veya uzun olması gibi. Bunlar doğrudan doğruya Allah'ın dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğinden insan bu işlerden sorumlu değildir.
İkincisi, insanın isteğine bağlı olarak meydana gelen işlerdir. İnsanın oturup kalkması,yürümesi, elleri ve diğer organları ile yaptığı işler kendi isteğine göre Allah'ın yaratması ile meydana geldiğinden insan bu işlerden sorumludur.
Her şeyi takdir eden ve yaratan Allah'tır. Ancak, tasarladığı herhangi bir işi yapıp yapmamakta Allah insana bir irade, yani seçme hürriyeti vermiştir. İnsan bu irade ile iyilik etmeyi seçer, gücünü de bunu yapmak için kullanırsa Allah, iyiliği yaratır. Eğer insan kötülük yapmayı seçer, gücünü de bunu yapmak için kullanırsa Allah kötülüğü yaratır.
Görülüyor ki, insan neyi yapmak isterse Allah onu yaratır. "Hayır ve şer Allah'tandır. Yâni iyilik ve kötülük Allah'ın yaratması iledir." sözünün anlamı budur.
İnsanın yaptığı işlerden sorumlu tutulmasının sebebi, işte bu seçme hürriyetine sahip olması ve gücünü tercih ettiği şeyi yapmak için kullanmasıdır. Bunun içindir ki her insan iradesi ile yaptığı işlerden sorumludur. Hayır işlemiş ise, mükâfatını, kötülük yapmışsa cezasını görecektir.
Kadere İnanmanın Faydaları
İnsan kendi isteği ile yaptığı işlerden sorumlu tutulacağını bildiği için seçme hürriyetini iyi işlere kullanır. Cezayı gerektiren işlerden sakınır. Böylece kader inancı, kişiye sorumluluk duygusu kazandırır.
Kadere inanan bir kimse çalışmalarında başarılı olamadığı veya bir felâketle karşılaştığı durumlarda karamsarlığa düşmez, morali bozulmaz. Çünkü, Allah'ın her işinde bir gaye ve hikmet olduğunu, insanın sınırlı güce sahip bir varlık olarak yaratıldığını, gücünün yetmeyeceği işlerden sorumlu olmayacağını bilir ve Allah'ın takdirine boyun eğer, ona sığınır. Bu inanç, insana rahatlık verir, üzüntüsünü giderir.
Kader inancı bize, kâinatta her şeyin bir plân dahilinde ve bir gayeye yönelik olarak varedildiğini, her şeyin bir sebebi olduğunu öğretir.
Bu inançla insan hayatta başarıya ulaşmanın yollarını ve sebeplerini araştırarak üzerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışır.
İslâm'da Tevekkül Anlayışı ve Çalışmanın Önemi
Tevekkül, yapacağımız herhangi bir iş için bütün gücümüzle çalışıp elimizden geleni yaptıktan sonra, sonucu Allah'tan beklemektir.
Bunu bir misal ile açıklayalım:
Tarlasından iyi bir ürün almak isteyen bir çiftçi; önce tarlayı güzelce sürüp tohumu eker, gübresini atar, gerekirse sulamasını da yapar. Ekinin zararlılardan korunması için her türlü tedbiri de aldıktan sonra gerisini Allah'a bırakır, O'na güvenir. Çünkü çiftçi, elinden geleni yapmıştır. Artık ekinin büyümesi ve ürün vermesi için Allah'a güvenecek, sonucu O'ndan bekleyecektir. Gerçek tevekkül budur.
Yoksa hiç çalışmadan bir işin oluvermesini istemek, kendinin yapması gereken şeyleri Allah'tan beklemek, tevekkül değildir. Müslümana yakışmayan yanlış bir düşüncedir.
Devesini dışarda bağlamayıp salıveren ve Allah'a tevekkül ettim diyen bir kişiye Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Önce deveni bağla, sonra tevekkül et." (23) Peygamberimizin bu sözünden anlaşılıyor ki müslüman önce elinden geleni yapacak, sonra Allah'a tevekkül edecektir.
Namaz kılmak, oruç tutmak nasıl dinî bir görev ise, geçimini sağlamak için çalışıp kazanmak da ibadet değeri taşıyan bir görevdir.
Yüce Allah:
"Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlından nasibinizi arayın." (24) buyurmuştur.
Sevgili Peygamberimiz de:
Helâl kazanç aramanın farz olduğunu bildirmiştir. (25) Hz. Ömer şöyle demiştir: "Hiç biriniz rızkını aramaktan vazgeçip Allah'ım bana rızık ver demesin, biliyorsunuz ki, gökten ne altın yağar ne de gümüş." (26)
Görülüyor ki, çalışmak dinimizin emri, müslümanın görevidir. Bir işi başarmak için önce elimizden geleni yapacağız, bütün gücümüzle çalışacağız. Sonra bizi başarıya ulaştırmasını Allah'tan bekleyeceğiz, O'na güveneceğiz.
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Hakikaten insan için çalıştığından başkası yoktur" (27) buyurarak çalışmanın önemini bildirmiştir.
Peygamberimiz de: "Kişinin yediği en hayırlı yemek, elinin emeği ile kazandığı yemektir. Allah'ın Peygamberi Davut (a.s.)'da elinin emeği ile geçinirdi." (28) buyurmuştur.
Dinimiz, çalışmaya büyük önem vermiş, helâl kazanç sağlamak için çalışmayı ibadet olarak değerlendirmiştir.
Çalışan insan hayırlı insandır. Çünkü, insan çalışmakla hem kendisine, hem ailesine, hem de milletine yararlı olur.
Peygamber Efendimiz: "İnsanların hayırlısı, insanlara yararlı olandır." (29) buyurarak bu gerçeği açıklamıştır.
Müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmalı, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için hazırlık yapmalıdır.
Peygamberimiz, daima çalışmayı tavsiye etmiş "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır." (30) buyurarak müslümanların her gün daha ileri gitmesini istemiştir.
Sevgili Peygamberimiz şu mübarek sözü ile bize dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermiştir. Buyuruyor ki:
"Sizin hayırlınız; dünyası için ahiretini terketmeyen, ahireti için de dünyasını terketmeyip her ikisi için çalışan ve insanlara yük olmayandır." (31)
O halde müslüman hem dünya, hem de ahiret için çalışacak, her gün daha ileri gidecektir. Dinimizin emri budur.
Cihad'ın Adabı
Hadis No : 1022
Ravi: Enes
Tanım: Resulullah (sav) gazve yaptığı zaman: "Ey Rabbim sen benim destekçim ve yardımcımsın. Senin sayende çare düşünür, senin sayende saldırır, senin sayende mukatele ederim" derdi.
Kaynak: Tirmizi, Da'avat 132, (3578); Ebu Davud, Cihad 99, (2632)
Hadis No : 1023
Ravi: İbnu Ömer
Tanım: Resulullah (sav) ve askerleri (sefer sırasında) tepeleri tırmandıkça tekbir getirirler, inişe geçince de teşbihte bulunurlardı. Namaz dahi buna göre vazedildi."
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 78, (2595)
Hadis No : 1024
Ravi: Seleme İbnu'l-Ekva
Tanım: Resulullah (sav) bir gazve sırasında başımıza Hz. Ebu Bekir (ra)'i komutan tayin etti. Bu seferde müşriklerden bir gruba gece baskını yaptık. Onlardan çokça öldürüldü. Ben kendi elimle yedi kişi öldürdüm. Bunlar, farklı ailelerdendi. O gün parolamız: "Ey Mansur (yardım gören) öldür, öldür!" idi.
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 78, (2596), 102, (2638)
Hadis No : 1025
Ravi: Mühelleb İbnu Ebi Sufre
Tanım: Resulullah (sav)'ı dinleyen birisinden, Efendimiz'in şöyle söylediğini naklediyor: "Düşman size gece baskını yaparsa "Ha-mim La yunsarün deyin."
Kaynak: Tirmizi, Cihad 11, (1682); Ebu Davud, Cihad 78, (2597)
Hadis No : 1026
Ravi: Ka'b İbnu Malik
Tanım: Resulullah (sav) gazveye çıkmaya karar verdiği zaman, şaşırtarak başka bir zan uyandırır ve: "Harb bir hiledir" derdi.
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 101, (2637); Buhari, Cihad 157; Müslim, Cihad 18, (1740)
Hadis No : 1027
Ravi: Muaz İbnu Cebel
Tanım: Resulullah (sav) buyurdular ki: Gazve iki çeşittir: Birincisi kişinin Allah'ın rızasını aramak için yaptığı gazvedir. Bu maksadla gazve yapan imama da itaat eder, en kıymetli şeyini harcar, ortağına kolaylık gösterir, fesaddan kaçınır. Bunun uykusu da uyanıklığı da tamamen kendisi için ücret olur. Bir de övünmek, riyakarlıkta bulunmak ve kendini satmak için savaşan, imama isyan eden, arzda fesad çıkaran kimse vardır. Böyle gazveden asgari ücreti bile elde edemez."
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 25, (2515); Nesai, Cihad 46, (6, 49); Muvatta, Cihad 18 (2, 466)
Hadis No : 1028
Ravi: Kays İbnu Abbad
Tanım: Resulullah (sav)'ın ashabı (ra) savaş sırasında ses çıkarmayı sevmezlerdi."
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 112, (2656)
Hadis No : 1029
Ravi: Ebu'd-Derda
Tanım: Anlattığına göre, cihada giderken, yola çıkıp, halkın geçeceği yere durarak, herkese duyuracak şekilde şöyle bağırırmış: "Ey insanlar: Kimin üzerinde bir borç olduğu halde, cihada katılır ve bilirse ki, öldüğü takdirde bu borç ödenmeyecektir, hemen geri dönsün, sakın peşime takılmasın. Zira, o, bu haliyle cihadın karşılığını alamaz." (Rezin'in ilavesidir.)
Kaynak: Rezin
Ravi: Enes
Tanım: Resulullah (sav) gazve yaptığı zaman: "Ey Rabbim sen benim destekçim ve yardımcımsın. Senin sayende çare düşünür, senin sayende saldırır, senin sayende mukatele ederim" derdi.
Kaynak: Tirmizi, Da'avat 132, (3578); Ebu Davud, Cihad 99, (2632)
Hadis No : 1023
Ravi: İbnu Ömer
Tanım: Resulullah (sav) ve askerleri (sefer sırasında) tepeleri tırmandıkça tekbir getirirler, inişe geçince de teşbihte bulunurlardı. Namaz dahi buna göre vazedildi."
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 78, (2595)
Hadis No : 1024
Ravi: Seleme İbnu'l-Ekva
Tanım: Resulullah (sav) bir gazve sırasında başımıza Hz. Ebu Bekir (ra)'i komutan tayin etti. Bu seferde müşriklerden bir gruba gece baskını yaptık. Onlardan çokça öldürüldü. Ben kendi elimle yedi kişi öldürdüm. Bunlar, farklı ailelerdendi. O gün parolamız: "Ey Mansur (yardım gören) öldür, öldür!" idi.
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 78, (2596), 102, (2638)
Hadis No : 1025
Ravi: Mühelleb İbnu Ebi Sufre
Tanım: Resulullah (sav)'ı dinleyen birisinden, Efendimiz'in şöyle söylediğini naklediyor: "Düşman size gece baskını yaparsa "Ha-mim La yunsarün deyin."
Kaynak: Tirmizi, Cihad 11, (1682); Ebu Davud, Cihad 78, (2597)
Hadis No : 1026
Ravi: Ka'b İbnu Malik
Tanım: Resulullah (sav) gazveye çıkmaya karar verdiği zaman, şaşırtarak başka bir zan uyandırır ve: "Harb bir hiledir" derdi.
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 101, (2637); Buhari, Cihad 157; Müslim, Cihad 18, (1740)
Hadis No : 1027
Ravi: Muaz İbnu Cebel
Tanım: Resulullah (sav) buyurdular ki: Gazve iki çeşittir: Birincisi kişinin Allah'ın rızasını aramak için yaptığı gazvedir. Bu maksadla gazve yapan imama da itaat eder, en kıymetli şeyini harcar, ortağına kolaylık gösterir, fesaddan kaçınır. Bunun uykusu da uyanıklığı da tamamen kendisi için ücret olur. Bir de övünmek, riyakarlıkta bulunmak ve kendini satmak için savaşan, imama isyan eden, arzda fesad çıkaran kimse vardır. Böyle gazveden asgari ücreti bile elde edemez."
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 25, (2515); Nesai, Cihad 46, (6, 49); Muvatta, Cihad 18 (2, 466)
Hadis No : 1028
Ravi: Kays İbnu Abbad
Tanım: Resulullah (sav)'ın ashabı (ra) savaş sırasında ses çıkarmayı sevmezlerdi."
Kaynak: Ebu Davud, Cihad 112, (2656)
Hadis No : 1029
Ravi: Ebu'd-Derda
Tanım: Anlattığına göre, cihada giderken, yola çıkıp, halkın geçeceği yere durarak, herkese duyuracak şekilde şöyle bağırırmış: "Ey insanlar: Kimin üzerinde bir borç olduğu halde, cihada katılır ve bilirse ki, öldüğü takdirde bu borç ödenmeyecektir, hemen geri dönsün, sakın peşime takılmasın. Zira, o, bu haliyle cihadın karşılığını alamaz." (Rezin'in ilavesidir.)
Kaynak: Rezin
ŞEYTANIN HİLELERİ
Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun... Salat ve selam, efendimiz Emin Peygamber Muhammed'e... Sonra, onun ak aline... ve ashabının tümüne olsun.
İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor
- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;
- Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.
Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:
- "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik:
- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:
- "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..."
Buyurunca; hemen Hz. Ömer:
- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.
Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
- "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak."
Sonra şöyle buyurdu:
- "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."
* * *
Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı:
- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:
- "Selam Allah'ındır ya laîn..."
Sonra ona şöyle buyurdu:
- "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?"
Şeytan şöyle anlattı:
- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:
- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin.
Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki:
- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.
İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.
Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
* * *
Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu:
- "Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?"
Şeytan şu cevabı verdi:
- Sensin, ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı:
- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:
- "Sonra kimi sevmezsin?"
- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi...
-"Sonra?.."
- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.
-"Sonra?.."
- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
- "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.."
Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu
sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
- "Sonra kim?.."
- Şükreden zengin.
- "Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.."
- Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:
O şükreden bir zengindir.
* * *
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:
- "Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.."
- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
- "Neden böyle olursun; ya laîn?.."
- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
- "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da, çıldırırım.
- "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
- "Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.."
- Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:
- "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?"
Bunun üzerine İblis:
- Onu da anlatayım...
Dedikten sonra anlatmaya başladı:
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.
2- O sadaka, veren kimseyi halkına sevdirir.
3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.
4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
* * *
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu:
- "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi:
- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?
- "Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?.."
İblis buna da şu cevabı verdi:
- Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım.
- "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.."
- Ondan utanırım... hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar. ..
- "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi:
- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:
- "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun."
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:
- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..
Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki:
Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.
Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.."
Bu suale İblis şu cevabı verdi:
- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir.
Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.
Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.
Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür.
Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.
İblis, anlatmaya devam etti:
- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.
Bir kısmını gençlere yolladım.
Bir kısmını da, meşayiha saldım.
Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim.
Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.
Çocuklara gelince... onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.
Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.
Onlar, bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...
İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.
İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;
- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti.
Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.
Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.
Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:
- "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana:
-Kafir ol...
Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:
- Ben, senden uzağım... Ben alemlerin
Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16).
* * *
İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı...
YALAN:
- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.
Her kim yalan söylerse... o benim dostumdur.
Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir.
Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.
- "Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16).
Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET- KOĞUCULUK:
Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:
- Her kim, talak üzerine yemin ederse... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.
Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.
NAMAZ:
- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım.
O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.
Derim ki:
- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.
Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.
Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.
O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:
- Sağa bak... sola bak...
Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:
— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.
Derim ve böylece onun huzurunu bozarım.
Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.
Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi...
Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kazanamazsam; bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanma varırım.
Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.
işte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir.
O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da, ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.
Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.
İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi
yapar.
* * *
Şeytan bundan sonra, konuşmasına devam etti:
- Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?..
Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.
Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki:
- Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra da hastalara giderim:
- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala:
- "Hastalara zorluk yok..." (24/61)
Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir.
Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi:
-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin.
İblis bundan sonra, konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi:
-Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım.
* * *
Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:
- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?"
- Faiz yiyen.
- "Dostun kim?"
- Zina eden.
- "Yatak arkadaşın kim?"
- Sarhoş.
- "Misafirin kim?"
- Hırsız.
- "Elçin kim?"
- Sihirbazlar.
- "Gözünün nuru nedir?"
- Karı boşamak.
- "Sevgilin kim?
- Cuma namazını bırakanlar.
* * *
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:
- "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?"
- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...
- "Peki, senin cismini ne eritir?"
- Tevbe edenlerin tevbesi.
"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"
- Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
- "Peki, yüzünü ne buruşturur?"
- Gizli sadaka.
- "Peki, gözlerini kör eden nedir?"
- Gece namazı.
- "Peki, başını eğdiren nedir?
- Çokça kılınan cemaatle namaz.
* * *
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:
- "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?"
- Namazlarını bilerek kasten bırakanlar.
- "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?"
- Cimriler.
- "Peki, seni işinden ne alı koyar?"
- Ulema meclisleri.
- "Peki, yemeğini nasıl yersin?"
- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
- "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"
- İnsanların tırnakları arasında.
* * *
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de cevap verdi.
- "Rabbinden neler talep ettin?"
- On şey talep ettim.
- "Nedir onlar, ya laîn?"
- Şunlardır:
1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:
- "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.
Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.
Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum.
Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:
- "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64)
2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerine bana birer mescid yaptı.
4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı.
5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.
6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi,
7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.
8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:
- "O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27)
Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
- "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."
Bundan sonra İblis devam etti:
9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.
10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim... gezerim... hem nasıl istersem...
Bütün bu isteklerimi verdi.
- Hepsi sana verildi.
Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sona İblis şöyle anlattı:
- Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.
Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı:
- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:
- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:
- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.
Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.
Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde:
- Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür.
Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kafir bırakmazdın.
Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccetsin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.
Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.
Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.
Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:
- "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)
- "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, İblis'e şöyle buyurdu:
- "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..."
Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.
Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:
- İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.
Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.
Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin!
Bütün peygamberlere selam... Alemlerin Rabbı olan Allah'a da, -tekrar- hamd olsun...
İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor
- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;
- Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.
Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:
- "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik:
- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:
- "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..."
Buyurunca; hemen Hz. Ömer:
- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.
Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
- "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak."
Sonra şöyle buyurdu:
- "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."
* * *
Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı:
- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:
- "Selam Allah'ındır ya laîn..."
Sonra ona şöyle buyurdu:
- "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?"
Şeytan şöyle anlattı:
- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:
- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin.
Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki:
- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.
İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.
Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
* * *
Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu:
- "Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?"
Şeytan şu cevabı verdi:
- Sensin, ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı:
- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:
- "Sonra kimi sevmezsin?"
- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi...
-"Sonra?.."
- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.
-"Sonra?.."
- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
- "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.."
Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu
sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
- "Sonra kim?.."
- Şükreden zengin.
- "Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.."
- Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:
O şükreden bir zengindir.
* * *
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:
- "Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.."
- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
- "Neden böyle olursun; ya laîn?.."
- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
- "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da, çıldırırım.
- "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.."
- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
- "Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.."
- Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:
- "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?"
Bunun üzerine İblis:
- Onu da anlatayım...
Dedikten sonra anlatmaya başladı:
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.
2- O sadaka, veren kimseyi halkına sevdirir.
3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.
4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
* * *
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu:
- "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi:
- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?
- "Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?.."
İblis buna da şu cevabı verdi:
- Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım.
- "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.."
- Ondan utanırım... hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar. ..
- "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi:
- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:
- "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun."
Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:
- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..
Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki:
Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.
Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.
Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:
- "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.."
Bu suale İblis şu cevabı verdi:
- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir.
Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım.
Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.
Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür.
Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.
İblis, anlatmaya devam etti:
- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.
Bir kısmını gençlere yolladım.
Bir kısmını da, meşayiha saldım.
Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim.
Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.
Çocuklara gelince... onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.
Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.
Onlar, bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...
İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.
İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;
- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a ibadet etti.
Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.
Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.
Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:
- "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana:
-Kafir ol...
Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:
- Ben, senden uzağım... Ben alemlerin
Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16).
* * *
İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı...
YALAN:
- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.
Her kim yalan söylerse... o benim dostumdur.
Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir.
Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.
- "Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16).
Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET- KOĞUCULUK:
Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:
- Her kim, talak üzerine yemin ederse... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.
Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.
NAMAZ:
- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım.
O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.
Derim ki:
- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.
Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.
Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.
O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:
- Sağa bak... sola bak...
Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:
— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.
Derim ve böylece onun huzurunu bozarım.
Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.
Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi...
Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kazanamazsam; bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanma varırım.
Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.
işte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir.
O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
Bunda da, ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.
Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.
İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi
yapar.
* * *
Şeytan bundan sonra, konuşmasına devam etti:
- Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?..
Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.
Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki:
- Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra da hastalara giderim:
- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala:
- "Hastalara zorluk yok..." (24/61)
Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir.
Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi:
-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin.
İblis bundan sonra, konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi:
-Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım.
* * *
Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:
- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?"
- Faiz yiyen.
- "Dostun kim?"
- Zina eden.
- "Yatak arkadaşın kim?"
- Sarhoş.
- "Misafirin kim?"
- Hırsız.
- "Elçin kim?"
- Sihirbazlar.
- "Gözünün nuru nedir?"
- Karı boşamak.
- "Sevgilin kim?
- Cuma namazını bırakanlar.
* * *
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:
- "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?"
- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...
- "Peki, senin cismini ne eritir?"
- Tevbe edenlerin tevbesi.
"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"
- Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
- "Peki, yüzünü ne buruşturur?"
- Gizli sadaka.
- "Peki, gözlerini kör eden nedir?"
- Gece namazı.
- "Peki, başını eğdiren nedir?
- Çokça kılınan cemaatle namaz.
* * *
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:
- "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?"
- Namazlarını bilerek kasten bırakanlar.
- "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?"
- Cimriler.
- "Peki, seni işinden ne alı koyar?"
- Ulema meclisleri.
- "Peki, yemeğini nasıl yersin?"
- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
- "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"
- İnsanların tırnakları arasında.
* * *
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de cevap verdi.
- "Rabbinden neler talep ettin?"
- On şey talep ettim.
- "Nedir onlar, ya laîn?"
- Şunlardır:
1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:
- "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.
Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.
Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum.
Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:
- "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64)
2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerine bana birer mescid yaptı.
4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı.
5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.
6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi,
7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.
8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:
- "O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27)
Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
- "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."
Bundan sonra İblis devam etti:
9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.
10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim... gezerim... hem nasıl istersem...
Bütün bu isteklerimi verdi.
- Hepsi sana verildi.
Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.
Bundan sona İblis şöyle anlattı:
- Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.
Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı:
- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:
- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:
- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.
Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.
Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde:
- Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür.
Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kafir bırakmazdın.
Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccetsin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.
Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.
Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.
Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:
- "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)
- "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, İblis'e şöyle buyurdu:
- "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..."
Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.
Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:
- İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.
Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.
Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin!
Bütün peygamberlere selam... Alemlerin Rabbı olan Allah'a da, -tekrar- hamd olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Yazılar
-
▼
2007
(24)
-
►
Mayıs
(10)
- NİÇİN MİLLİ GÖRÜŞ?
- KENDİ ELİNİZLE KENDİNİZİ TEHLİKEYE ATMAYINIZ
- Cennet Mekârih Cehennem Şehevâtle kuşatılmıştır
- İSLÂM’DA GÜNAH
- 40 Hadis
- AHLÂK
- Müslüman virüs pornoyla savaşıyor!!!
- ALLAH Teâlâ’yı seven ve ALLAH Teâlâ tarafından da ...
- BEŞ MEZAR TAŞI İNİŞİ OLMAYAN BİR YOKUŞTU TIRMANDIK...
- Şeriata Sövenler
-
►
Mayıs
(10)